İnsanoğlu, başlangıcı ve sonu olan fâni bir varlıktır. Öncesizlik ve sonrasızlık, yalnızca Tanrı’ya özgü bir niteliktir. Varoluşsal akıntıya kapılmamak adına, bir köke, geçmişe uzanan bir damara bağlı kalmak zorundadır. Zira kökensiz kalan insan, bir anlam boşluğunda sürüklenmeye, ‘ahiri’ bilinmeyen bir nehrin üzerinde kaybolmaya mahkûmdur. Bu sürüklenişin karşısına dikilen yegâne çaba, köken ve anlam arayışıdır.
Jacques Lacan’ın “Babanın Adları” (Nom-du-Père) olarak tanımladığı bu arayış, esasen varoluşsal bir anlam çağrısıdır. İnsan, kendi iç dünyasında ve fiziksel varoluş alanında onu kuşatan, tanımlayan “duvarlara” ihtiyaç duyar. Yasaya, yasağa ve düzene olan bu ihtiyaç; güvenlik ve aidiyet duygusunun da zeminini oluşturur. Bu duvarlar, hareket alanını kısıtlasa da, o hareketin içinde anlam bulacağı bir çerçeve çizer.
İnsan, ancak bir bütünün parçası olduğunu hissettiğinde kendini değerli addeder. Sınırsızlık düşüncesi ise —yapabileceklerinde, ulaşabileceklerinde ya da başına gelebileceklerde bir sınırın olmaması— tam tersi bir kaygı doğurur: Hiçbir yere ait olmama; hiçbir yerin de seni eksik etmeme ve aramama hissi. Hiçbir yerde yokluğunun hissedilmemesi, varoluşsal önemsizliğin ve dolayısıyla aidiyetsizliğin en keskin ifadesidir.

Ne var ki, köken arayışı hayati olsa da, bu arayışın takıntıya dönüşmesi insanı felç edebilir. Gelenekler, örfler ve töreler gibi köken normlarına aşırı bağlılık, yalnızca geçmişi tekrarlamaktan ibaret bir hayatı dayatır.Şairin de dediği gibi ‘Ölmüşler ama ölmeleri yetmiyor.1‘ Bu katı bağlılık, değişimin, gelişimin ve yeniliklerin önünde aşılmaz bir engel teşkil ederek, canlının ilerlemesini sekteye uğratır.
Lacan2, felsefi ve psikanalitik düzlemde, insanın bu temel anlam arayışını, bireyin psişik yapısını kuran Simgesel Düzen’in temeli olan “Babanın Adı” (Nom-du-Père) metaforuyla açıklar. Bu kavram, salt biyolojik babayı değil, dili, yasayı, kültürü ve toplumsal normları temsil eden evrensel, kurucu bir işlevi işaret eder. İnsanın ait olduğu “yer”, bu işlevin içinden doğar.
İnsanoğlu, dünyaya geldiğinde, annenin (Büyük Öteki’nin ilk formu) sınırsız arzu alanına, yani imgesel’e hapsolmuş durumdadır. Bu, henüz bir özne olarak ayrışmadığı, bir bütünün parçası olduğu yanılsamasını yaşadığı narsistik bir evredir. Tam da bu noktada, Babanın Adı devreye girer. Bu Ad, iki hayati işlevi yerine getirir:
- Yasaklama (Non-du-Père / Babanın Hayırı): Annenin arzusuna bir sınır koyarak, bireyin mutlak birleşme arzusunu kırar ve ona kastrasyon denilen simgesel eksikliği yaşatır. Bu eksiklik, sınırsızlığın sonudur ve insana sınırın getirdiği güveni bahşeder. Sınırsız arzu, insana delilik ve anlamsızlık tehdidi sunarken; yasak, kişiyi bu kaostan korur.
- Adlandırma (Nom-du-Père / Babanın Adı): Bireyi aile ve toplumsal soyağacında bir “ad” ile, yani bir gösteren ile tanımlar. Bu adlandırma eylemi, kişiye Simgesel Düzen’de bir yer verir, onu özneleştirir ve ait olduğu yapıyı belirler. Artık o, ‘sürüklenen’ bir varlık değil, adı olan, tanınan ve bu düzen içinde bir beklentisi olan bir ‘kişi’dir.

İnsanın bir bütünün parçası olduğunu hissetme ve bu yüzden değerli addedilme ihtiyacı, tam olarak Babanın Adı’nın bu adlandırma işlevine dayanır. Değerimiz, simgesel alandaki pozisyonumuzla, taşıdığımız gösterenlerle (unvan, millet, meslek, gelenek) tanımlanır. Kendi değerimizi, Öteki’nin (toplumun, kültürün, Babanın Adları’nın) bize verdiği Ad üzerinden tanımlarız.
Hiçbir yerin seni aramadığı, yokluğunun hissedilmediği duygusu; Lacan’ın psikanalizinde öznenin tanımının kalbinde yer alır. Bir yere ait olmak, Simgesel Düzen içinde bir boşluğu doldurmak anlamına gelir. “Öteki”, bize bir ad vererek, o ad aracılığıyla eksikliğimizi görünür kılar. Bir baba, bir vatandaş, bir profesyonel… Bu gösterenlerin her biri, toplum içinde doldurulması gereken bir işlevi, yani bir yokluğu temsil eder.

Eğer Simgesel Düzende bir adınız yoksa o düzen içinde bir eksiklik olarak dahi var olamazsınız. Dolayısıyla, “hiçbir yerin seni aramıyor olması”, en derin anlamıyla, simgesel düzen içinde sana ayrılmış, doldurulman beklenen bir boşluğun olmaması demektir. Bu, varoluşsal bir felç, bir yokluk duygusudur. İnsan, kendi değerini, diğerinin Öteki’nin onu arayacağı, ona ihtiyaç duyacağı ve yokluğunu hissedeceği varsayımı üzerine kurar. Aidiyet, bu karşılıklı eksiklik zincirinin kurulmasıdır.
Bir noktada, Simgesel Düzen, bireyin kendini tanımlaması için bir çerçeve çizmekten çıkarak, onu tamamen boğan ve arzunun hareketini durduran bir tiranlığa dönüşebilir. Gelenekler, töreler ve örfler; bir zamanlar anlam ve aidiyet sağlayan kurallar dizisiyken, değişime direndiklerinde, öznenin gelişimini ve yenilenmesini engelleyen aşılmaz duvarlar haline gelir.
İnsanın bir köke ihtiyacı vardır, ancak bu kök, canlının büyümesine izin veren, toprağına tutunarak gökyüzüne uzanmasını sağlayan bir dayanak olmalıdır. Oysa takıntı, kişiyi yalnızca kök saldığı toprakla sınırlamaya, yani ataların kurduğu yapının sürekli bir tekrarına mahkûm etmeye çalışır. Bu durumda Babanın Adları, kurucu bir yasa olmaktan çıkıp, yaşamı durduran, felç eden, ölü bir yasaya dönüşür.

Ve böylece, fâni olan insan; nehir yatağını arayan su gibi, durmadan döner dolaşır; o kök salacağı, kendi eksikliğinin dahi bir anlam ifade edeceği o yuvayı arar. Babanın Adları’nın kurduğu duvardan içeri sığınır sığınmasına, ancak bilir ki asıl yolculuk, o duvarların içinde değil, onlara rağmen filizlenecek olan kendi özgün arzusundadır. Ait olmak, belki de geçmişin kaskatı gövdelerine tutunmak değil, o gövdelerin sunduğu gölgede dinlenip, yarınlara doğru cesurca uzanan kendi yeni dalımızı yeşertmektir. Çünkü insan, ne tümden köksüz bir sürüklenme, ne de tamamen geçmişin prangasıdır; o, bugünün kaygısıyla yarını ören, hem yasaya sığınan hem de o yasayı aşkla ihlal eden yarıktaki o eşsiz öznedir. Ve o yarıkta, ne eksiklik ne de bütünlük; sadece bitimsiz, ancak huzurlu bir arayışın sesi yankılanır.
- Süreya, C. (2020). Üvercinka (40. baskı). Yapı Kredi Yayınları. ↩︎
- Jacques Lacan (1901–1981), Fransız bir psikanalist ve psychiatrist (psikiyatrist) olarak, 20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden biridir. Özellikle Sigmund Freud’un psikanaliz kuramını yeniden yorumlaması ve dil, özne, arzu ve bilinçdışı kavramlarına getirdiği özgün bakışla tanınır. Lacan’ın düşünceleri yalnızca psikoloji ve psikanaliz üzerinde değil; felsefe, dilbilim, edebiyat kuramı, sosyoloji ve kültürel çalışmalar üzerinde de derin bir etki bırakmıştır. ↩︎


Kalemine, emeğine sağlık sevgilim 🖤