Kemalist Ulus İnşası Bağlamında Türk Dil Devrimi

tarafından
Temmuz 27, 2026
16 dakika okuma süresi

Osmanlı İmparatorluğu’nun modern bir ulus devlete dönüşme süreci, sadece yeni bir siyasal hayatın değil, Ziya Gökalp’in “içtimaî inkılap” olarak tanımladığı yeni bir kültürel hayatın da oluşumuna sahne olmuştur. 1908 Devrimi’ni takip eden süreçte Anadolu’ya hapsolmuş ve gayrimüslim nüfusu büyük ölçüde ortadan kaldırılmış Türkiye’nin Müslüman halkları, Kemal Atatürk’ün karizmatik ve mutlak liderliği altında Türk millî kimliği içerisinde eritilmeye çalışılmıştır. Atatürk’ün evrensel addettiği Batı medeniyetine intisap etme ve Türkiye’nin “tarikat-ı medeniyye”nin değerli bir müridi olduğunu ispatlama kaygısı, gündelik hayatın Türk sayılmayan unsurlarının yanı sıra Doğulu, İslamî ve Osmanlı mirasını taşıyan unsurlarını tasfiye çabalarını ve dolayısıyla bir kültür devrimi girişimini de beraberinde getirmiştir.

Bu yazıda, 1930’larda saman alevi gibi yanıp sönen Türkçeyi “özleştirme” furyası, Kemalist rejimin Türkleşmeci, sekülerleşmeci ve Batılılaşmacı toplum mühendisliği çerçevesinde, bazı spesifik örneklerin eşliğinde incelenecek. Hâlâ ne ölçüde başarılı olduğu, gerekli olup olmadığı, ne kadar sürdüğü ve hatta tam olarak ne olduğu tartışılan Dil Devrimi’ni her açıdan masaya yatırmak iddiası taşımayan bu yazının, okuyucuları çeşitli sorgulamalara sevk etmesi ve ilgilileri kaynakçadaki metinlerle buluşturması dileğiyle…

Osmanlı Mirası

16. yüzyıldan itibaren Osmanlı elitinin kaleminde iyice perçinlenen “Osmanlıca”, ekseriyetle Anadolu Türkçesi konuşan imparatorluk taşrası için anlaşılması epey güç bir dildi, belki abartılı bir deyişle “kâtip argosu”ydu. Ahalinin çok küçük bir kısmının devlet memuriyetine girebilmek üzere eğitim gördüğü medreseler de, İslam medeniyetinin klasik metinlerinin okutulduğu ve Arapça ile Farsçanın öğretildiği, ancak müfredatında Türkçenin yer almadığı kurumlardı.

İmparatorluğun kapitalist dünya sistemine entegre olmaya ve modern merkeziyetçi bir devlet aygıtı tesis etmeye başladığı Tanzimat döneminde ilköğretim kanunen zorunlu hâle getirildi ve üst düzey eğitim kurumları taşraya yayılmaya başladı. Dinî derslerin yanı sıra pozitif bilimler ve Türkçe dersleri ilkokul müfredatına dâhil oldu. 1860’lardan itibaren İstanbul’un okuryazar ve eğitimli zümresinin genişlemesi, gazete ve roman gibi matbu metinlerin dolaşıma girmesiyle birlikte İbrahim Şinasi gibi yazarlarca sade bir Türkçenin mümkün olduğu dile getirilmeye başlandı ve nitekim 1876 Anayasası’nda devletin resmî dili Türkçe olarak tanımlandı. Bazı karmaşık Arapça ve Farsça cümle yapıları ile tamlamaların sade Türkçenin kurallarına göre yeniden biçimlendirildiği Tanzimat döneminde, bürokratlar ve aydınlar tarafından Arapça ve Farsça köklerden yeni kelimeler türetildi veya var olan kelimelere yeni anlamlar kazandırıldı. Osmanlı toplumunun Batı modernitesine intibakını sembolize eden “zihniyet”, “iktisat”, “müdür”, “faaliyet”, “sahne”, “teşebbüs”, “abide”, “münevver”, “fiyat”, “milliyet”, “medeniyet”, “makale” gibi sözcükler Türkçenin doğal gelişim seyri içerisinde bu dönemde kullanıma girdi veya bilindik anlamlarını kazandı.

Milliyetçiliğin Şafağı

II. Abdülhamid’in baskıcı rejiminin 1908 Devrimi’yle yıkılmasının ardından kamusal hayat, belki de Türkiye’de sivil toplumun doğuşu sayılabilecek büyük bir canlanma yaşadı. Onlarca yeni parti, dernek, dergi ve gazete kurulurken, bilhassa Rusya Türkü entelektüellerin öncülük ettiği Türkçü ideolojinin taraftarları da örgütlenmekte gecikmedi. Bunların arasında Yeni Lisan Hareketi, Türkçeyi sadeleştirmek arzusundaki muharrirleri bir araya getirirken, dilin Arapça ve Farsça sözcüklerden tamamıyla arındırılması fikri ilk defa gündeme getirildi. Ziya Gökalp ise bu ifrata kapılmaksızın, yalnızca gramer kurallarından vazgeçilmesi çağrısında bulundu. Mesela “ulûm-ı tabîiyye” yerine “tabii ilimler” denmesini savundu. Ona göre Türklerin “yeni hayat”ının sadeleşmiş yazı dilinde esas alınması gereken ne İstanbul bürokrasisinin konuştuğu dil, ne de taşra ağızlarından ya da Orta Asya lehçelerinden ilham alınmış bir dildi. Gökalp, İstanbullu hanımların konuştuğu dilin esas alınmasını önererek yalnızca bu kadınlarca bilinmeyen Arapça ve Farsça sözcüklerin dilden atılmasına razı geliyordu. Belki de hakikaten İstanbul elitinin ne tam içinde ne de tam dışında olan bu hanımların dili, Türkçenin tarihsel serüveninde sorunsuzca hazmedebildiği yabancı unsurları en iyi yansıtabilecek ağızlardan biriydi.

Balkan Savaşları mağlubiyeti sonrasında yükselen Türkçü cereyan kısa süreliğine Orta Asya’nın Türkî halklarına ve geçmişlerine ilgiyi artırsa da İttihat ve Terakki rejimi Türkçü bir devlet politikası benimsemedi. Cihan Harbi hezimeti sonrasında ortaya çıkan Anadolu merkezli direniş hareketi de Müslüman milliyetçiliği ekseninde gelişti. Fakat 1920’lerin ikinci yarısında resmî milliyetçilik anlayışı, rejimin hem İslamiyet’e sırt çevirip yüzünü keskin şekilde Batı’ya dönmesi, hem de 1924 Anayasası’nın vatandaş esaslı milliyetçilik tanımından da caymasıyla beraber bin yıllık İslam mirasından azade bir Türk kimliği ekseninde tanımlanmaya başladı. 1925-29 arası yürürlükte olan Takrir-i Sükûn Kanunu’nun bu yeni millî kimliğe yönelik muhalefeti susturduğu yıllarda sadece birkaç ayda hummalı bir seferberlikle Latin alfabesi benimsendi ve her yerde kullanımı zorunlu kılındı. Harf Devrimi‘nin önemli motivasyonlarından biri, İslam’ın kültürel tahakkümünden kurtulup Batı medeniyetine eklemlenmenin sembolik bir göstergesi olmasıydı. Ancak rejim bu kararını meşrulaştırmak için Arap alfabesinin Türkçenin fonetiğiyle uyumsuz olduğu, sadece harfleri öğrenmenin yetmediği ve kelimelere göz aşinalığı kazanmadan okunamayacağı, okunsa bile bir kelimenin farklı şekillerde okunabileceği gibi sebepler yüzünden hem öğrenmesinin hem de basımının zahmetli olduğunu öne sürdü. Kısmen hak verilebilecek bu eleştirilere karşın, Cihan Harbi sırasında Enver Paşa’nın icat edip askeriyede kullanımını zorunlu kıldığı “ordu elifbası” gibi bu zorlukları büyük ölçüde gideren bir yazı çeşidini benimsemenin de bir seçenek olduğu akılda tutulmalıdır. 1924-32 arasında medreselerin kapatılması ve eğitimin tamamen devlet kontrolünde standartlaştırılması, Avrupa rakamları, ölçü birimleri ve takviminin benimsenmesi, Arapça ile Farsça’nın müfredattan çıkarılması ve ezan ile hutbelerin Türkçeleştirilmesi, Dil Devrimi’ne zemin hazırlayan diğer reformlardı.

Devrimin İlk Aşaması: Öztürkçecilik

Dönemin mebuslarından Reşit Tankut, Hürriyet Devrimi’nin ilk günlerinde Şam’da lise talebesiyken Arap öğrencilerin “Türk dili nedir?” başlıklı uzun bir yazının az sayıdaki Türkçe ögelerinden olan en sondaki “-dır” ekinin altını çizip Türkçenin “dırdır”dan ibaret olduğunu söyleyerek dalga geçtiklerini ve kendisinin de bir avuç Türk arkadaşını yanına alıp Arap öğrencilerle boğuştuğunu anlatmış ve “o günden başlayarak Türkçeci olduk” demiştir. 1930’lardaki dili “Öztürkçeleştirme” furyası sırasında totaliter rejimin entelektüelleri ve memurları, Arapça ve Farsçadan hınçlarını çıkarma fırsatını sonunda elde ettiler. Her duygu yoğunluklu kavgada olduğu gibi kimi zaman abartılı eylemler de sergilediler.

1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla kurulan ve Maarif Vekili’nin doğal başkanı olduğu TDK, Türkçenin Hint-Avrupa dil ailesine mensubiyetini kanıtlamak gibi hedeflerle akademik çalışmalar yapmanın yanı sıra, aydınlar ve halk arasındaki dil uçurumunu ortadan kaldırmak gibi geniş ölçekli bir misyon da benimsedi. CHF’nin taşradaki bütün idare ve maarif kadroları, Ziya Gökalp’in genç Cumhuriyet’in “güzide”lerine öğütlediği üzere, Anadolu’ya giderek halkın öz “hars”ını gün yüzüne çıkarmak ve “lisanî kapitülasyon”ların ilgasına destek olmakla vazifeli kılındı. Anadolu’nun folklorik zenginliğini araştırmak ve kaydetmekle de yükümlü Halkevlerinin yanı sıra yeni kurulan Söz Derleme Cemiyetleri de yerel ağızlardan sözcüklerin listelenmesinde aktif rol oynadı. 1933’te 26 Eylül’ün Dil Bayramı ilan edilmesi, pek çok yeni kelimenin gazete anketlerinde eski muadilleriyle kapıştırılması ve İstanbul’un görkemli saraylarında yerli ve yabancı gözlemcilere açık Dil Kurultaylarının düzenlenmesi, Öztürkçeleşmenin halkın katıldığı demokratik bir süreç olarak gösterilmesini mümkün kıldı. Fakat Anadolu’nun bu yüzyıllardır görmezden gelinmiş zenginliğinin ortaya çıkarılması yetmezdi. Rejimin sekülerleşmeci politikaları itibarıyla İslam parantezinden önceki Orta Asya Türk kültürü, Atatürk ve çevresindeki elitlerin yoğun ilgisine mazhar olmuştu ve bu görece dar yazılı kültürden de takviyeler yapılmalıydı. Nihayet sadece ilk yılında yaklaşık 36 bin kelimenin derlendiği bu seferberliğin meyveleri olarak 1934’te Osmanlıca-Türkçe Derleme Sözlüğü ve Tarama Dergisi yayımlandı, bunlara ertesi yıl gündelik kullanım için basılan Cep Kılavuzu eklendi. Bu sözlükler, rejimin sadık takipçileri olduklarını göstermek kaygısındaki matbuat çevrelerinin istihdam etmeye başlayacağı “ikamecilerin” başucu eserleri hâline geldi.

Eski Türkçenin “umut”, “gerçek”, “anlam”, “yanıt”, “eğitmek”, “ürün”, “yasa”, “evren”, “tüm”, “kural”, “kuzey”, “güney” gibi kelimelerinin yazı dilinde hayata döndürülmesi, tasfiyecileri tatmine yetmemişti. Toplumsal statü belirten sözcükler ile Türkçe olmayan sözcüklerin kullanımına izin vermeyen Soyadı Kanunu‘nun da yürürlüğe girdiği günlerde, Çankaya dilbazları Farsça ve Arapça sözcüklere Türkçe karşılıklar icat etme cereyanına kapıldı. Devrimin ulaşacağı absürt boyutların yanında makul kalan bir oyun olarak yaygın Türkçe köklerden dilin kuralları esnetilerek yeni sözcükler türetildi: “Olay”, “başarı”, “kavram”, “önermek”, “bilim”, “neden”, “özet”, “ilginç”, “anı”,”görsel”, “sorun”, ” tepki”, “bitki”, “öğretmen” gibi kelimeler, devrimin en başarılı mahsullerinden yalnızca birkaçıdır.

Devrimin öncüsü Atatürk de Öztürkçeyi ne derecede benimsediğini, Çankaya’da misafiri İsveç Veliahtı’na hitap ettiği meşhur konuşmasında gösterdi. Ancak “tarih” kelimesi hariç yalnızca Türkçe sözcüklerden oluşan ve muhaliflerce devrimin acayipliğine delil olarak gösterilen bu anlaşılmaz ve söylevin bir benzeri daha sonraları görülmedi. Atatürk’ün 1935’te kısa süreliğine imzasını “Kamâl” şeklinde atması ve Anadolu Ajansı’nın Gazi’nin isminin Arapça “olgunluk” anlamındaki kelimeyle alakasız olduğu ve Öztürkçe “kale” anlamına geldiğini iddia etmesi de geçici bir heves olarak tarihte yerini aldı.

Tasfiyeciliğe Son: Güneş-Dil Teorisi

Özleştirme çalışmalarında öyle bir aşırılığa varıldı ki, Falih Rıfkı Atay’ın vazgeçirmesine kadar Atatürk “şey” kelimesini dilden atıp “nesne” ile ikame etmeyi dahi aklından geçirmişti. Fakat zamanla Atatürk bu ifratın sürdürelemeyeceğini kabullendi. Yine Falih Rıfkı’yı karşısına alıp dilin bir çıkmaza girdiğini ve onu “bu çıkmazdan kurtarma şerefini başkalarına bırakamayacaklarını” söyledi.

Bu noktada Avusturyalı oryantalist ve dilbilimci Hermann Kvergić devrimin yardımına koştu. Freud’un psikanaliz teorisinden ilhamla yeryüzünde konuşmaya başlayan ilk insanların çıkarmaya en meyyal olduğunu tespit ettiği hecelere Türkçede sıkça rastlandığını iddia eden Kvergić, bütün dillerin Türkçeden neşet etmiş olabileceğini öne sürmüştü. Teorisine göre Orta Asya steplerinde güneşe bakan ilkel insanın ağzından çıkan “ağ” hecesi zamanla “mur” hecesiyle birleşip “akan su” anlamını kazanmış ve “yağmur”, “çamur”, “hamur” gibi sözcüklere evrilmişti. Atatürk bu teze sıkıca sarıldı, zira madem ki Arapça ve Farsça dâhil bütün dillerin kökeni en temelde Türkçeye varıyordu, o hâlde bu dillere ait kelimelerin tasfiyesine hacet yoktu. Üstelik bu teori, birkaç yıldır TDK’nin kardeş kurumlarından TTK’nin üzerinde çalıştığı ve dünya medeniyetinin kökenlerini Orta Asya’da arayan, antik Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarının bile Türk kökenli olduğunu iddia eden Türk Tarih Tezi‘yle de kuvvetli bir uyum içindeydi.

Kemalist rejimin Batı’ya kendini ispatlama kaygısı sebebiyle akıl almaz boyutlara varan bu sözde bilimsel teoriler, Ankara elitlerini bir etimoloji oyununun içine soktu. Ataları Bering Boğazı üzerinden kıtaya ayak basmış Türkler olan Amerika yerlilerinin “amma uzun” ve “ne yaygara” demesiyle Amazon Nehri ve Niagara Şelalesi‘nin isimlendirildiği bizzat Atatürk tarafından iddia edildi. Batı medeniyetinin menşei varsayılan Antik Yunanistan’ı da sahiplenen rejim, “philosophia”, “akadēmia”, “Aphroditē” ve “ēlectron” sözcüklerinin “bil + sav”, “ak adam”, “avrat” ve “yaltırık”tan (kıvılcım) türediğini ileri sürdü. Türkçe “kut” kelimesinin “god” ile ilişkilendirilmesi ise, yeni rejimin milliyetçilerinin âdeta bir aşağılık kompleksi neticesinde abartılı bir tepki göstererek Batı medeniyetinin temel direklerinin esasen kendileri tarafından armağan edildiğine dair savlarını gösteren bu yazıdaki son örnek.

1936’daki Üçüncü Dil Kurultayı’nda Batılıların olumsuz dönütleriyle karşılaşması neticesinde bu teoriden aktif desteğini çeken ama onun izlerini silmek için de herhangi bir gayret göstermeyen Atatürk, devrim elitlerin ittirmesiyle muğlak bir istikamette yoluna devam ederken vaktini bilimsel terminolojiyi Türkçeleştirmeye adadı. 1937’de yazdığı Geometri kitabında “üçgen”, “açı”, “yatay”, “dikey”, “artı”, “eksi”, “çarpı”, “bölü” gibi terimler türetti. Dil Devrimi Gazi’nin ölümünün ardından 1930’lardaki aşırılıkları geride bırakarak TDK tarafından sürdürülse de, Güneş-Dil Teorisi tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı. Ankara Üniversitesi’nde bu teori üzerine verdiği dersi Atatürk’ün ölümünden sonra kaldıran Dil Devrimi öncülerinden Necmi Dilmen’in “Güneş öldükten sonra, onun teorisi mi kalır?” şeklindeki açıklaması, bütün bu aşırılıklarda Gazi’nin karizmatik liderliğinin rolünü göstermesi itibarıyla veciz bir ifadedir.

Taklit Kelimeler

Devrim süresince Arapça ve Farsça kelimeleri dilden silmeye ant içmiş bazı özleştirmeciler, halkın çoktandır benimsemiş olduğu bazı sözcüklere alternatifler icat ederken bu sözcükleri taklit etmeyi tercih ettiler. Örneğin “varsayma”nın, “farz etme”yle benzerliğinden aldığı güçle halk arasında daha kolay tutunabileceğine inandılar. Yeni Türk ulusuna yapay bir dil yaratırken Osmanlıca mirasından istifade etmeden duramayan dilbazlar “istismar”ı “sömürü”yle, “alaka”“ilgi”yle ve “tespit”i “saptamak”la ikame etmeye çalıştılar. “Kudsi” kelimesinin de şans eseri epey andırdığı, Eski Türkçede “ilahi güç” anlamına gelen “kut” sözcüğünden türetilen “kutsal” tarafından dilden silinmesi, belki de Türkçülerin esas dinî otoriteyi bin yıllık parantezin gerisindeki steplerde gördüklerine işaret eder. Türklerin İslam’la tanışmadan önce bu steplerde gelişkin bir medeniyet kurduklarına dair iddialar, bu sözcüğün yerine Uygurlardan mülhem “uygarlık” sözcüğünün ikame edilmesiyle taçlanmıştır.

Genç Cumhuriyet’in yüzünü döndüğü Batı medeniyetinin kelimeleri de Çankaya’nın dilbazlarınca itinayla taklit edildi. Cumhuriyetin anahtar sözcüklerinden “egemenlik”, varlığını “hēgemonia”ya borçlandı. İlhamlarını “général” ve “organisation”dan alan “genel” ve “örgüt”ün yanı sıra “ikilem” de “dilemme”den hareketle türetildi. Atatürk “türev”i “dérivé”ye nazire olarak matematiğe kazandırdı. Sevan Nişanyan’ın sözlüğüne göre Polatlı yöresinden derlendiğine dair sahte belge üretilen “önder”, “leader”ün taklidiydi. Türkolog Geoffrey Lewis’in eserine göreyse bir Urfa mebusunun uydurup kendi bölgesinde kullanıldığını iddia ettiği “okul”, “école”e benzerliği sayesinde hayat buldu. “Doğa” ise, kökü “doğmak” anlamına gelen “nature”ün karşılığı olarak icat edildi ve yerinden edeceği “tabiat” sözcüğüne içkin olan “yaratılmış”lık anlamından azade seküler bir karakter kazandı. Devrimle hayata dönen Eski Türkçe “evren” kelimesine “universel”e benzemesi için getirilen ek, Geoffrey Lewis’in tabiriyle Türkçenin “gürbüz çocuğuna” dönüştü. Eski dilin “-î” ekini tahtından edip sadece isimlere değil, “gör-“ gibi fiillere de eklemlenerek hâkimiyet sahasını genişleten “-sal/sel” eki, Dil Devrimi’nin ekler alanındaki en başarılı icatlarından biridir.

Devrimin Kısa Bir Muhasabesi

Elbette şehirleşme ve kapitalistleşmenin sınırlı olduğu 1930’lar Türkiye’sinde başkent elitlerinin topyekûn bir kültür devrimini hayata geçirmesi olanaksızdı. Fakat 1980’de özerkliği kaldırılana kadar fasılalı CHP iktidarlarında devlet desteğini ardına alan TDK, 1930’larda üretilmiş kelimelerin başta eğitim müfredatı olmak üzere hayatın her alanına sirayet etmesini sağladı. Taşraya hızla yayılan gazeteler ve filmler, ayrıca günlük yaşamın bir parçası hâline gelen televizyon da bilhassa tek kanallı döneminde halkın konuştuğu dilin şekillenmesinde etkili oldu. Ömer Demircan’ın Cumhuriyet gazetesinin 1998’de %77 oranında Türkçe kelimeler kullandığı tespiti ve TDK’nin 1972 itibarıyla edebî dilde %70’in üzerinde Türkçe sözcüklerin kullanıldığı iddiası doğru kabul edilirse, %100 yeni Türkçe kelimelerle “devrim amacına ulaştı” denebilir. Lewis ise, eğitimsiz kimselerin dedelerinden pek farklı bir dil konuşmadığı parantezini açmakla birlikte halkın geneli ile seçkin zümreler arasındaki dil uçurumunun kayda değer ölçüde kapandığını belirterek devrime hakkını teslim eder.

Günümüzde kimi muhafazakârlar Osmanlıca eserleri okuyamadıklarından veya okusalar bile anlayamadıklarından dert yanarak Harf ve Dil Devrimlerinden şikâyet eder. Buna karşın çağdaş milliyetçiler, günümüzde de anlaşılabilen Yunus Emre ve Karacaoğlan gibi halk ozanlarının diline yabancılaşan küçük bir elit zümrenin icat ettiği Osmanlıcanın nüfuzunun kırılmasından memnundurlar. Hâlbuki Osmanlı Türkçesinin zamanının çoktan geçtiğine işaret eden Lewis’e göre devrimin esas yıkıcı niteliği, “dilin doğal gelişiminin, 1920 ve 1930’ların Türkçesinin, yani Halide Edip Adıvar, Sabahattin Ali, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Reşat Nuri Güntekin gibi yazarların dilinin yitirilişidir”.

Gündelik kullanımda unutulmaya yüz tutmuş bu lisanın ifade zenginliği, bilhassa günümüz gençlerinin kullandığı dildeki yozlaşmaya dikkat çekmeyi seven muhafazakâr entelektüellerce sıkça dile getirilir. Lewis de nasıl ki İngilizcede “change”in yanında “alteration”, “alternation”, “mutation”, “variation”, “modification”, “transformation” ve “deviation” gibi aralarında ince nüanslar bulunan kelimeler varsa, Osmanlı Türkçesinde de “istihale”, “tahavvül”, “tebeddül”, “tagayyür” ve “takallüb” gibi kelimeler olduğu ancak modern Türkçede “değişme”nin hepsine galebe çaldığını yazar. İşin üzücü kısmıysa gündelik dilde pek tercih edilmese bile söz konusu İngilizce kelimeler herkesçe bilinirken, Cumhuriyet’in resmî anlatısına damga vurmuş “inkılap” kelimesiyle kökteş olan “takallüb” kelimesinin TDK sözlüğünde dahi yer almamasıdır.

Geriye dönüp baktığımızda Kemalist devrimin Türkçeyi ulus-devletin kamusal dili hâline getirerek itibarını iade etmesini takdir etmemek mümkün değildir. Fakat şimdi de, Dil Devrimi’nin Türkçenin doğal seyrine ket vurarak unutturduğu Osmanlıca mirasının farkına varılması ve tarihimizin her faslının kucaklanması ihtiyacı doğmuştur. Dilin hiçbir türlüsünün garabet sayılmayıp her türlüsünün zenginlik addedilmesi temennisiyle…

Kaynakça

Yazının geneli Geoffrey Lewis’in eseri kaynak alınarak yazılmış, son bölümde Yılmaz Bingöl’ün makalesinden de veriler kullanılmıştır. Metinde örnek gösterilen kelimeler listelenirken her biri için Nişanyan Sözlük’ten bilgi alınmıştır.

Lewis, Geoffrey. Trajik Başarı: Türk Dil Reformu. Çev. Mehmet Fatih Uslu. İstanbul: Çeviribilim Yayınları, 2007.

Nişanyan, Sevan. “Nişanyan Sözlük: Çağdaş Türkçenin Etimolojisi.” Son güncelleme 13 Temmuz 2026. https://www.nisanyansozluk.com

Szurek, Emmanuel. “The Politics of Turkish Language Reform.” Chris Gratien ve Aurélie Perrier tarafından sunuldu. Ottoman History Podcast, bölüm 290, 4 Ocak 2017. https://www.ottomanhistorypodcast.com/2017/01/turkish-language-reform.html

Bingöl, Yılmaz. “Kimlik Tartışmaları Işığında Türk Dil Politikası.” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 59, no. 1 (2004): 27–58.

Özdoğan, Mehmet. “Türkiye’de Ulus İnşası ve Dil Devrimi (1839-1936).” Akademik Hassasiyetler Dergisi 2, no. 3 (2015): 227–262.

Tıraş, Yusuf Can & Ertürk, Halil İbrahim. “Türk Dili Devrimiyle Birlikte Türkçenin Kazanımları.”Littera Turca Journal of Turkish Language and Literature 1, no. 2 (2015): 205–220.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.