30 Ağustos denildiğinde zihnimizde çoğu zaman aynı görüntüler belirir: Afyon’un tepeleri, Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi, süngü hücumları ve İzmir’e doğru ilerleyen bir ordu… Bunların hepsi doğrudur. Fakat bir zaferin hikâyesini yalnızca savaş meydanında aradığımızda, o meydanı mümkün kılan başka bir cepheyi gözden kaçırırız.
O cephede çoğu zaman üniforma yoktu.
Silah yerine kağnı vardı. Cephane sandığının yanında çocuk vardı. Tarlada saban, evde dokuma tezgâhı, hastanede yaralı askerler vardı.
Ve o cephenin en kalabalık aktörleri kadınlardı.
Millî Mücadele yıllarında Anadolu, yalnızca askerî bir savaşın değil, aynı zamanda büyük bir toplumsal seferberliğin içindeydi. Yıllardır süren Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve ardından başlayan Millî Mücadele, Anadolu’nun insan ve ekonomik kaynaklarını ciddi biçimde tüketmişti. Erkek nüfusun önemli bir kısmının cephede bulunduğu bir ortamda tarlanın ekilmesi, hayvanların bakılması, evin geçiminin sürdürülmesi ve ordunun ihtiyaçlarının karşılanması giderek daha fazla kadınların omuzlarına bindi.
Bu nedenle Büyük Taarruz’un tarihini yalnızca 26 Ağustos sabahı başlayan askerî harekâtla anlatmak eksik kalır.
Çünkü 26 Ağustos’tan çok önce başka bir mücadele başlamıştı.
Bir ordunun ilerleyebilmesi için yalnızca silaha ihtiyacı yoktur. O askerin ekmek yemesi, ayağında çarık bulunması, üzerindeki elbisenin yenilenmesi, yaralandığında tedavi edilmesi, cephanesinin kilometrelerce öteden cepheye ulaştırılması gerekir. Bugün askerî tarih çalışmalarında “lojistik” dediğimiz şey, savaşın kaderini belirleyen en temel unsurlardan biridir.
1920’lerin Anadolu’sunda ise bu lojistiğin önemli bir kısmı modern kamyon filolarıyla değil, insan ve hayvan gücüyle yürüyordu.
İşte burada kadınlar karşımıza çıkar.
Millî Mücadele’nin hafızasında kağnısıyla cephane taşıyan kadın imgesi güçlü bir yere sahiptir. Fakat meseleyi yalnızca birkaç kahramanlık hikâyesine indirgemek, aslında kadın emeğinin büyüklüğünü küçültür. Şerife Bacı gibi isimler elbette unutulmamalıdır; ancak bu isimler, Anadolu’nun farklı bölgelerinde benzer yükleri taşıyan binlerce kadının sembolü olarak görülmelidir.
Çünkü mesele yalnızca bir kadının cephane taşıması değildi.
Mesele, cephe ile cephe gerisi arasında kurulan koskoca bir emek zinciriydi.
Kadınlar kimi zaman kağnılarla askerî malzeme taşıdı, kimi zaman tarımsal üretimin devamını sağladı. Kimi zaman ordunun ihtiyaç duyduğu giyeceklerin hazırlanmasına katkıda bulundu, kimi zaman yaralıların bakımında görev aldı. Erkeklerin cephede bulunduğu ailelerde ise üretimden çocukların bakımına kadar gündelik hayatın bütün yükünü üstlenmek zorunda kaldılar.
Üstelik savaş, evlerin kapısında kalmadı.
1921’de yayımlanan Tekâlif-i Milliye Emirleri ile halkın elindeki çeşitli malzeme ve üretim imkânları doğrudan millî mücadelenin ihtiyaçlarıyla ilişkilendirildi. Çamaşırdan çarığa, kumaştan yiyeceğe kadar gündelik hayatın sıradan görünen pek çok unsuru savaş ekonomisinin bir parçasına dönüştü.
Dolayısıyla bir Anadolu evinde örülen çorap ile cephede yürüyen askerin adımı arasında görünmez bir bağ vardı.
Bir annenin hazırladığı yiyecek, bir kadının dokuduğu kumaş ya da bir ailenin verdiği hayvan yalnızca bireysel bir fedakârlık değildi. Bunların toplamı, ordunun savaşabilme kapasitesini meydana getiriyordu.
Kadınların bir başka önemli faaliyet alanı ise sağlık hizmetleriydi. Savaş yıllarında hastanelerde, yardım teşkilatlarında ve çeşitli sağlık hizmetlerinde görev alan kadınlar, yaralıların bakımında büyük sorumluluk üstlendiler. Hilâl-i Ahmer çevresinde yürütülen yardım çalışmaları da kadınların savaşın insani boyutundaki yerini görünür hâle getiriyordu.
Ancak bütün bunları yalnızca “Türk kadınının fedakârlığı” şeklinde romantik bir cümleyle açıklamak da yeterli değildir.
Çünkü burada fedakârlığın ötesinde bir emek tarihi vardır.
Savaş, Anadolu’daki gündelik iş bölümünü değiştirmiştir. Kadınlar zaten üretimin içerisindeydi; fakat uzun savaş yılları boyunca erkek iş gücünün azalması onların tarım, taşımacılık, bakım ve aile ekonomisindeki yükünü daha da artırdı. Böylece cephedeki askerî mücadele ile köyde, kasabada ve şehirde sürdürülen gündelik hayat birbirinden ayrı iki dünya olmaktan çıktı.
Biri diğerini ayakta tutuyordu.
30 Ağustos 1922’de kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi bu nedenle yalnızca birkaç günlük askerî harekâtın sonucu olarak görülemez.
O zaferin arkasında aylarca, hatta yıllarca sürdürülen bir hazırlık vardı.
Cephede savaşan asker kadar onu besleyen köylü de; emri veren komutan kadar cephaneyi taşıyan insan da; süngüyü tutan el kadar o askerin yarasını saran el de bu hikâyenin parçasıydı.
Bugün 30 Ağustos’u anarken çoğu zaman tarihin en görünür kişilerini hatırlıyoruz. Generalleri, komutanları, cepheleri ve askerî kararları konuşuyoruz. Elbette konuşmalıyız.
Ama tarihin bir de sessiz kahramanları vardır.
Adları gazetelere geçmemiş, fotoğrafları çekilmemiş, hatıralarını yazamamış binlerce kadın…
Belki bir kağnının başında yürüdüler.
Belki tarlada çalıştılar.
Belki bir hastanede yaralıların başında sabahladılar.
Belki de cepheye gönderdikleri oğullarının, eşlerinin veya kardeşlerinin ardından evde kalan hayatı tek başlarına sürdürmeye çalıştılar.
Onların hikâyesi bize önemli bir şeyi hatırlatıyor:
Zaferler yalnızca meydanlarda kazanılmaz.
Bazen bir savaşın kaderi, cepheden kilometrelerce uzakta yoğrulan bir ekmekte, taşınan bir cephane sandığında, dikilen bir elbisede veya gece boyunca başında beklenen bir yaralıda şekillenir.
30 Ağustos’un tarihine biraz da buradan bakmak gerekir.
Çünkü Büyük Taarruz’un bir cephesi Afyon’da, Dumlupınar’da ve savaş meydanlarında kurulmuşsa; diğer cephesi Anadolu’nun evlerinde, tarlalarında, yollarında ve hastanelerinde kurulmuştu.
Ve o görünmeyen cephenin yükünü taşıyanların önemli bir kısmı kadınlardı.
