İnsanlar, dünyada iyiliğin bir şekilde karşılık bulacağına, emeğin boşa gitmeyeceğine inanmak ister. Bu adil dünya inancı, aynı zamanda ruhun da bir direncidir. Cumhuriyet de tam olarak bu inanç üzerine kurulmuştur. Eşit bir dünyanın mümkün olduğuna dair derin bir umut taşımaktadır.
Özgürlük ve eşitliğin sadece birer kelime olmadığı, kızların okula gidebildiği, düşüncelerin cezalandırılmadığı bir düzenin hayaliydi Cumhuriyet. “Benim de sözüm değerli” diyebilmenin toplumsal yansımasıydı.
Ancak baktığımız zaman Cumhuriyet, birçok savaşın sonunda kuruldu ve asıl mücadelesi de savaş bittikten sonra olmuştu. Yorgun bir toplumun çocuklarını, evlerini, inançlarını kaybetmiş hali devam ediyordu. Yalnızlık ve çaresizlik içinde kalan toplum, kolektif travmanın içinde kalmıştı. Bunu iyileştirecek en etkili şey, “ruh birliği” oldu. Cumhuriyet tam da bu noktada doğdu. Cumhuriyet, bir milletin kendine inanma biçimiydi.
Kolektif travma sadece bir travmanın paylaşılması değil, bir bağ kurma ihtiyacını da doğurmaktadır. Yıkım sonrası birbirine tutunmak isteyen insanların bir arada kalmasını sağlayan en köklü biçimdir. İşte bu tutunmanın adı Cumhuriyet’tir. Yani bu sadece bir yönetim biçimi değil, bir iyileşme sürecidir.
Günümüze baktığımızda ise bambaşka savaşların içindeyiz. Belki topla tüfekle savaşılmıyor ancak ekranlarımız üzerinden zihnimize yağan haberlerle ruhumuz yine yorgun düşüyor. Her gün bir haksızlık ve buna yönelik bir sessizliğe şahit oluyoruz. Adil dünya inancımız yeniden sarsılıyor ve ister istemez şu soruyu soruyoruz: İyiler gerçekten kazanıyor mu?
Bir psikolog olarak toplumsal ruh sağlığını takip edebilmek için sıklıkla haberleri takip ediyordum. Zamanla haber içeriklerinin kendi ruh sağlığıma zarar verdiğini fark ettim. Bu konuda yalnız olmadığımı bilsem de bunun toplumsal yansımalarının oldukça ağır olduğunu görmemek elde değil. Çünkü insan beyni olumsuza daha duyarlıdır. Hayatta kalmak için tehlikeyi önceden görmeye planlıdır. Ancak gördüğümüz ve hissettiğimiz bir şey daha var ki o da adalet duygusu.
Cumhuriyet ile beraber oluşan bu duygu sayesinde sadece toplum değil, bireyin iç dünyasının da iyileştiğini görebiliriz. Adil bir dünya için olması gereken adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, kalplerde de başlar ve sadece kalplerde kalmamalıdır. Dünyaya güvenmek ve onu adil bir yer haline getirebilmek için de adil bir ortamda büyüyen çocukların yetişmesi gerekmektedir. Böylece kişi, önce kendine sonra da dünyaya güvenebilmektedir. Böylece toplum, adil bir düzenin kök saldığı bir zeminde yükselir; Cumhuriyet ruhu da yalnızca bir takvim gününe sığmaz, kökleri sağlam ağacın dallarında her güne yayılan umut olarak yaşar.

