Var olan toplumların çoğunda hâlâ ataerkil düzen devam etmektedir. Erkek egemenliğinin olduğu toplumlar varlığını sürdürmektedir. Buna bağlı olarak kadınların baskılandığı bir düzen görmekteyiz. Bu düzen sporda da kendini göstermektedir. Eski çağlarda bile kadınların Olimpiyatları izlemesine izin verilmezdi. Bununla beraber, toplumda önemli bir yeri olan kadının din, şenlik, spor gibi alanlarda oldukça geri plana atıldığını görmekteyiz. Erkeklerin yeri siyaset ve ekonomiyken, kadının yeri evdir. Çeşitli fiziksel aktivitelerde de aynı keskin ayrımı görmekteyiz. Şu an yaşadığımız dönemde kadın sporu olarak nitelendirilen jimnastik, varlığını ilk gösterdiği zamanlarda kadınları içinde barındırmıyordu. Jimnastiğin incili olarak kabul edilen Johann Christoph Friedrich GutsMuths’un yazmış olduğu ”Gençler İçin Jimnastik” kitabında kadınlardan söz edilmez. Fakat 19. yüzyılla jimnastik artık kadını evliliğe hazırlayan bir yol olarak görülmeye başlanmıştır. 20. yüzyılla beraber kadın haklarının savunulmaya başlandığı dönemde kadının sporda yer alma algısı da değişmiştir. Atletizm bu dönemde kadın sporu olarak adlandırılmıştır. Fransa’da ise kadınların bisiklet yarışına ilgisi oldukça fazla olmuştur. Yavaş yavaş değişen bu düzenle beraber spor kıyafetlerinde de değişiklik gözlemlenmiştir. Kadınların pantolon giymesine karşı yapılan itirazlar bastırılmaya çalışılmış, kıyafetlerdeki değişiklik bu yönde olumlu olmuştur. Fakat değişen kadın rolü ve erkek egemenliğinin sarsılması görmezden gelinememiştir. Bu süreçte kadının sağlıklı olmak için yaptığı spor faaliyetlerinin yanı sıra rekabetçi sporlara katılma isteği eleştirilere sebep olmuştur. Kadının doğasında yer alan annelik içgüdüsünün, rekabetle beraber törpüleneceği düşünülmüştür. Kadının feminen olmaktan çok maskülenleşmeye dönme korkusu, etrafı sarmıştır. Kadınların daha erkeksi olan futbol, boks gibi spor dallarına yönelmesi olumlu karşılanmamıştır. Ulusal Futbol Federasyonu, 1970’li yıllarda kadın futbolculara kapısını açmıştır.
Geleneksel olarak spor erkek egemen bir alan olarak görülmüş ve kadınlara belli kısıtlamalar getirildiği bir alan olmuştur. Spor toplumsal cinsiyet rollerini şekillendiren bir alan görülmektedir. Anne rolünü benimseyen kadının sporla beraber kariyer kapılarının açılmasıyla bu rolden uzaklaşacağı düşünülmektedir. Son yıllarda eşitlik sağlanmaya çalışılsa da ne kadar başarılı olunduğu tartışma konusudur. Spor, toplumsal cinsiyetin ifadesi ve meydan okunacak bir platform sağlamaktadır. Kadınlar belli bir süre spordan soyutlanmaya çalışsa da spora olan katılımları gün geçtikçe artmakta ve başarıları da artmaktadır. Futbol, halter, tenis gibi alanlarda erkeklerle rekabet etme ve başarı kazanma fırsatlarına sahip olmaktadırlar. Yine de hala yaşadığımız modern toplumlarda dahi birçok eşitsizliği görmekteyiz. Kadın sporcuların erkek sporculara göre aldıkları ücret daha düşüktür. Erkek sporcular kadın sporculardan toplumda daha fazla tanınırlığa sahiptirler. Yine sosyal medyada yer alma oranları erkeklere göre daha düşüktür. Bazı spor dallarında kadınlar için cinsiyet temelli kısıtlamalar mevcuttur. Erkek sporcular güçlü, baskın karakterler olarak tanımlanırken; kadın sporcular zayıf ve narin olarak tanımlanmaktadır. Toplumdaki cinsiyet normları da burada anlaşılabilir. Kadın sporcular, medyada görünmezlik, finansal destek ve sponsorluk konularında dezavantajlı konuma sahiptirler. Kültürel kimlikler; kadınların spora ilgisi ve profesyonel sporcu olmaları üzerinde etkilidir. Ülkemizde dahi her branşta kadın sporcular görmekte olsak da yağlı güreş ata sporlarımızdan biri olduğu halde kadın sporcular bu branşta yoktur.
DANGAL FİLMİ: TOPLUMSAL CİNSİYET VE SPOR
2016 yapımı bu film Bollywood’un en önemli filmleri arasında yerini almaktadır. Film bir biyografi öyküsü niteliğindedir. Filme ismini veren ”Dangal” kelimesi Hindistan’da yapılan güreşlere verilen addır. Başrol karakterimiz ülkesine güreşte altın madalya kazandırma hayaliyle yanıp tutuşmaktadır, ancak yaşanılan olaylar sonrasında güreşi bırakmak zorunda kalmıştır. Amir Khan’ın üstlendiği baba rolü artık bir erkek çocuğuna sahip olup onu başarılı bir güreşçi olarak yetiştirmek isteyen karaktere dönüştürür. Lakin art arda kız çocuğu sahibi olan baba bu hayalinden yine de vazgeçmemiştir. Ve kadın-erkek güreşçi algısına yepyeni bir soluk açacaktır. Filmin ilerleyen bölümlerinde büyük kızı Geeta babasının hayalini gerçekleştirecek ve altın madalya kazanacaktır.
Filmin geçtiği Haryana bölgesi Hindistan’ın kadın okuryazarlığının en düşük olduğu bölgelerinden biridir. Toplumsal cinsiyet normlarının bu kadar keskin olduğu bir bölgede geçen film bu normlara baş kaldıran baba ve kızlarını anlatmaktadır.
Filmin ilk başlarında babanın hırsı için kızlarına dayattığı güreşçi olma fikrini görmekteyiz. İlk başlarda bir kadın olarak babalarına karşı gelememekte ve istediğini yapmakta olan kız çocuklarını görmekteyiz. Aile içindeki cinsiyet kimliklerine de oldukça güzel değinen bir filmdir. Filmde kültürel kimlikle beraber gelen erkek çocuğun kız çocuktan daha önemli görüldüğünü görmekteyiz. Baba her seferinde oğlu olacağını düşünerek heveslenir ve kızı olduğunu öğrendiğinde büyük hüsrana uğrar. Yaşadıkları toplum da bunu onlara dayatmıştır. Eğer erkek evladın varsa bu bir ödüldür ama kız çocuğun varsa durum tam tersidir. Filmin bir sahnesinde anne babaya erkek çocuk veremediği kendini suçlamaktadır ve şöyle bir diyalog geçer:
Eşi: “Sana erkek çocuk veremedim.”
Mahavir (Baba): “Bu senin hatan değil. Yanlış anlama Geeta da Babita da benim için çok değerli ama hayalimi ancak bir oğlan gerçekleştirebilir.”
Babanın bu düşüncesi zamanla değişecektir. Kendisi de kızlarının ne kadar değerli olduğunu anlayacaktır. Kızlarını güreşe başlattıktan sonra yaşadığı toplumdan, etrafındakilerden hatta eşinden bile bunun olmayacağını güreş ve kadının çok zıt olduğunu dile getirdikleri söylemler duyacaktır. Ancak baba tüm bu baskılara, konuşmalara rağmen kızlarına güvenmekte ve onların güreşte başarılı olması için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Babanın, kızlarını bir erkeği dövdükten sonra görmesiyle yeşeren umudu; bir başarı hikâyesine dönecektir. Aslında kız çocuğuna atfedilen narinlik algısı burada kırılmıştır. Filmde gördüğümüz anne rolü kızlarının güreşe başlamasına oldukça karşı bir karakterdir. Çünkü aslında kızlarının başarısız olacaklarını değil toplumun onlar hakkında neler düşüneceklerini önemsemektedir. Anne, kızların güreşe başlamasıyla yaşadıkları yerde dışlanacaklarını ve bu yüzden evlenemeyeceklerini düşünür. Erkek sporu olarak adlandırılan güreşe başlayan kızların saçları kısacık kesilir narin ve güzellik algılarının dışında yer alan bir kadın figürü çizilmektedir. Bir sahnede annenin kızlarının süslendiğini görmesiyle ”Kızlarım kıza benzedi” cümlesi karşımıza çıkmaktadır. Kızlar yaptıkları spor ve bununla beraber dış görünüşlerini değiştirdiklerinden dolayı, kadınlıktan uzaklaştığı düşünülmektedir. Kızlar ilk başlarda babalarının güreş için onları zorlamasına başarmak için girmiş olduğu azme oldukça kızgındırlar. Ancak bir gün evlendirilen arkadaşlarıyla yaptıkları konuşmada arkadaşlarının kendi babalarına olan sıcak yaklaşımı ”Keşke benim de öyle bir babam olsaydı en azından sizi düşünüyor. Oysa biz sadece ev hanımı olmak için yetiştiriliyoruz. Temizlik yapmayı yemek yapmayı öğreniyoruz. Babanız sizi çocuk gibi görüyor ve tüm dünyaya karşı savaşıyor. Sırf bir geleceğiniz olsun diye” konuşmasıyla beraber babalarına karşı tutumları değişecek ve güreşe karşı olan ilgileri ve motivasyonları artacaktır. Artık yalnızca babaları için değil kendi gelecekleri için güreşeceklerdir. Baba her ne kadar kızlarının güreşte başarılı olacağını düşünse de toplum onunla aynı fikirde değildir ve her seferinde bunu dile getirmektedir bunları da şu konuşmalarda görmekteyiz:
‘’Kızları güreştirmen yeterince kötü değilmiş gibi bir de erkeklerle mi güreştireceksin?”
“Bu kadarı da fazla. Güreş sahasında kızlar? Bana bu yaştan sonra günah mı işleteceksin?”
“Eğer bir gün aşçılık yarışması düzenlersem o gün bize katılır. Bu bir güreş şampiyonası”
“Kızınız oğlanlarla mı güreşecek. Onurunuz sizin için önemsiz olabilir ama bizim için önemli.”
İlerleyen sahnelerde kızların antrenman yapmak için karşılaştıkları zorlukları görmekteyiz. Yukarda değinmiş olduğumuz finansal destek burada da kendini göstermektedir. Baba kızlarının antrenman yapmak için kullanacakları minderi bulmakta bile oldukça zorlanmıştır. Güreş federasyonu bile bu konuda olumsuz bir tutum sergilemiştir. Fakat sergilenen bu olumsuz tavra rağmen baba kızlarını oldukça desteklemekte ve kadının her şeyi yapabileceğine inancını göstermiştir.
Geeta’nın başarısından sonra insanların kadınlara ve kadın sporculara karşı olan bakış açısı da değişmiştir. Önceden hor gözle bakan kınayan insanlar, artık ona saygı duymaya başlamıştır.
Filmde toplumsal cinsiyet normlarının keskin bir şekilde belirli olduğu bir coğrafyada yaşayan baba ve kızlarının her türlü baskı ve dayatmaya rağmen mücadelesi ve ilişkileri anlatılmaktadır. Ve güreşte elde edilen bu başarının aslında daha önce elde edilmemesinin sebebi koyu hatlarla çizilen toplumsal cinsiyet kimliğinin var olduğu vurgulanmıştır.
Sporda yer alan bu ayrımcılığa karşı filmde bir kadının erkek sporu olarak adlandırılan bir spor dalında dahi verdiği mücadele ve babası tarafından desteklenmesiyle beraber aslında ne kadar güzel başarılara imza attığını görmüş olduk. Kadınlar kendilerine sunulan imkanlarla beraber her spor dalında onlarla aynı statüde olabilecek onlar kadar başarılı olabilecektir. Kadın her şeyi başarabilir.

