Prof. Dr. Erol Taymaz ile Türkiye’nin Teknoloji, Sanayi ve Ekonomik Dönüşüm Rotası

tarafından
Ekim 22, 2026
17 dakika okuma süresi

ODTÜ İktisat Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Erol Taymaz, çalışmalarını özellikle sanayi ve teknoloji politikaları, iş gücü piyasaları, üretkenlik ve sınai dinamikler üzerine sürdürüyor. Makine mühendisliği ve iktisat alanlarını bir araya getiren akademik birikimiyle Taymaz ile Türkiye’nin teknoloji üretme kapasitesini, sanayi yapısını ve ekonomik dönüşümünü konuştuk. Röportajımızda Türkiye’nin teknolojik dönüşümdeki mevcut konumundan Ar-Ge yatırımlarına, yeni teknolojilerin istihdam üzerindeki etkilerinden Türkiye’nin hangi alanlarda teknoloji üreticisi olabileceğine kadar uzanan başlıkları ele aldık.

1. Öncelikle akademik yolculuğunuzdan biraz söz eder misiniz? Eğitim hayatınızın ve iktisat alanındaki çalışmalarınızın şekillenmesinde hangi duraklar ve deneyimler etkili oldu? Sizi özellikle teknoloji, yenilik ve sanayi politikaları üzerine çalışmaya yönelten süreç nasıl gelişti?

1977 yılında liseden mezun oldum. O dönemde, her lise mezunu gibi benim de önümde “Hangi üniversiteye, hangi bölüme gideceğim?” sorusu vardı. Okuldaki arkadaşlarımın yaklaşık yüzde 80’i tıp fakültesine gidiyordu. Benim ise tıbba pek ilgim yoktu. Bu nedenle mühendisliği tercih ettim. Öncelikle elektrik mühendisliğini düşünüyordum, ancak sonunda ODTÜ Makine Mühendisliği’ne girdim ve 1982 yılında mezun oldum.

Makine Mühendisliği’nde öğrenciyken üniversitenin kataloğuna bakarken İktisat Bölümü’nün derslerini gördüm ve çok ilgimi çekti. “Bunlar zaten benim de öğrenmeye çalıştığım şeyler” diye düşündüm. Bunun üzerine iktisat ya da antropoloji alanında yüksek lisans yapmayı düşünmeye başladım. O dönemde ODTÜ’de antropoloji bölümü yoktu; sosyoloji bölümü vardı, antropoloji ise Hacettepe’de bulunuyordu. Sonunda iktisat alanında yüksek lisans yapmaya karar verdim.

Yüksek lisansa başladığımda amacım akademik bir kariyer yapmak değildi. Tamamen öğrenmek, ilgimi çeken bir alanı keşfetmek için yapıyordum. Ancak yüksek lisansın son yılında hocalarımdan biri bana doktora yapıp yapmayacağımı sordu ve beni doktora yapmaya teşvik etti. Onun teşvikiyle Amerika Birleşik Devletleri’nde iktisat alanında doktora yaptım.

Makine mühendisliği kökenli olduğum için, iktisatta yüksek lisans ve doktora yaparken mühendislik altyapımla ilişkili olabilecek teknolojik gelişme konusuna yöneldim. Özellikle sektörler arasındaki ilişkilere, hangi sektörün daha dominant olduğuna ve bu sektörlerin teknolojik gelişmeyi ya da ekonomik gelişmeyi nasıl belirlediğine baktım. Doktorayı tamamladıktan sonra üç yıl İsveç’te çalıştım ve burada modelleme üzerine çalıştım. Daha sonra Türkiye’ye dönerek ODTÜ’de öğretim üyesi olarak akademik hayatıma başladım.

Dolayısıyla benim kariyerim, biraz da tesadüflerin ve karşıma çıkan fırsatların şekillendirdiği bir süreç oldu.

2. Bugün bir ülkenin zenginleşmesi ve yüksek gelir düzeyine ulaşması açısından teknoloji üretmek neden bu kadar kritik? Teknolojiyi dışarıdan satın alıp etkin ve verimli biçimde kullanmak artık neden yeterli değil?

Bu konuda yapılan çalışmaların gösterdiği şu: Uzun dönemde ekonomik büyümeyi belirleyen en önemli etken teknolojik değişmedir. Ekonomik büyüme derken toplam üretimden ya da kişi başına toplam üretimden bahsediyoruz. Aslında bu çok iyi bir ölçüt değil; pek çok şeyi göz ardı eden bir ölçüt. Ona tekrar geleceğim. Ancak diyelim ki bu ölçütü ekonomik büyümenin göstergesi olarak, yani kişi başına yapılan üretim düzeyini kullanıyoruz.

Bunu artırmanın aslında iki temel yolu var. Birincisi, sermaye yoğunluğunu artırmak. Yani kişi başına, çalışan başına sermaye yoğunluğu artarsa, daha mekanize süreçler kullanırsanız daha üretken oluyorsunuz ve daha çok üretim yapıyorsunuz. İkinci yol ise teknolojiyi geliştirmek. Teknoloji değiştikçe ve geliştikçe kişi başına üretim artıyor. Uzun dönemde teknolojik gelişme daha belirleyici bir unsur. Yani uzun dönemdeki büyümeyi belirleyen en önemli etkenlerden biri teknolojik gelişmedir.

Peki, niye teknoloji üretmek lazım? Çünkü yeni teknoloji, yeni olduğu için size bir rant yaratıyor. Diyelim ki yeni bir teknoloji geliştirdiniz ve onu sadece siz kullanıyorsunuz. Siz daha üretkensiniz, diğerleri o kadar üretken değil. O zaman sizin geliriniz daha fazla oluyor. Bu yüzden gelirinizin daha yüksek olmasını istiyorsanız, teknolojiyi üreten bir pozisyonda olmanız size avantaj sağlıyor.

Aynı zamanda teknolojiyi siz geliştirirseniz, teknolojik gelişmenin yönünü de etkileyebiliyorsunuz. Nitekim günümüzde en önemli sorunlardan biri çevre sorunları ya da iklim krizi. Bununla ilgili teknolojiler geliştirmeniz gerekiyor. Yani bu yönde bir teknolojik ilerleme sağlamanız lazım. Bunun yönü de, yani teknolojik gelişmenin hızı kadar yönü de önemli. Bu yüzden, teknolojiyi siz geliştirebiliyorsanız bu da size bir avantaj sağlıyor.

3. Türkiye’ye geldiğimizde, bugün sahip olduğumuz teknoloji üretme kapasitesinin güçlü ve zayıf tarafları neler? Türkiye’nin elinde aslında hangi önemli avantajlar ve birikimler var; hangi alanlarda ciddi eksikliklerimiz bulunuyor?

Türkiye’ye baktığımız zaman aslında yarısı dolu bir bardak gibi düşünebiliriz. Yani boş kısmına da vurgu yapabilirsiniz, dolu kısmına da. Dolu kısmına vurgu yaparsak, Türkiye 1960’lardan itibaren ekonomik gelişmeye yönelik belli politikalar izledi. Özellikle 1960’larda ve 1970’lerde sanayinin gelişmesine önem verdi ve bu yönde çalışmalar yaptı. Tabii 1920’lerde ve 1930’larda da sanayinin gelişmesine yönelik önemli çalışmalar oldu. Sümerbanklar, Etibanklar, demir-çelik fabrikaları gibi yatırımlar o dönemde kuruldu. Ancak yakın döneme bakarsak, özellikle 1960’lar ve 1970’lerde bu yönde önemli çalışmalar yapıldı.

Bunların önemli bir kısmı kamu aracılığıyla gerçekleştirildi. Örneğin çimento fabrikalarının önemli bir kısmı kamu tarafından kuruldu, petrokimya tesisleri kamu tarafından oluşturuldu. Bu, Türkiye’de ciddi bir sanayi birikimi sağladı. Bugün Türkiye, özellikle bölgeye baktığımızda, sanayi açısından güçlü bir ülke. Önemli bir sanayi birikimi ve sanayi tecrübesi var.

Fakat Türkiye’deki mevcut sanayi tecrübesi veya birikiminin güçlü olduğu alanlara baktığımızda, bunun daha çok metal işleyen sektörlerde yoğunlaştığını görüyoruz. Bunlar makine üretimi, dayanıklı tüketim malları; örneğin buzdolabı, televizyon, her ne kadar televizyon o kadar güçlü olmasa da, çamaşır makinesi gibi ürünler. Bunun yanında otomotiv, özellikle de hafif ticari araçlar önemli bir alan. Türkiye, geleneksel tekstil sektöründe de güçlü; bu alan biraz daha zayıflamakla birlikte, burada da güçlü bir birikim sağladı.

Boş tarafına bakarsak, boşluk ne? Bu teknolojiler ve ürünler aslında 1930’ların ve 1940’ların ürünleri ve teknolojileri. Dünya geneline baktığımız zaman ise 1930’lar ve 1940’lardan bu yana dünya çok farklı bir noktaya geldi. Özellikle son 20 yıldır yazılım temelinde, dijital teknolojiler temelinde çok hızlı bir gelişme yaşanıyor. Burada donanım da var tabii; yani sadece yazılım değil, dijital teknolojilerin donanım kısmı da önemli. Türkiye’nin en zayıf olduğu alan da bunlar. Türkiye maalesef şu anda dijital teknolojiler açısından çok güçlü değil. Oysa değişim de bu yönde. Son 20 yıldır dönüşüm bu yönde gerçekleşiyor ve Türkiye bu değişimi biraz yakalayamamış durumda.

Bunu şöyle bir örnekle açıklayabilirim: Her ülke aslında dünya ekonomisinin içinde bir parça ve dünya ekonomisiyle bir iş bölümü içinde eklemlenmiş durumda. Türkiye’nin bu iş bölümündeki konumuna bakarsak, Türkiye 1960’larda tarımsal ürün ihraç eden bir ülkeydi. Pek çok ülke gibi; örneğin 1960’larda Kore de tarımsal ürün ihraç ediyordu. Türkiye, 1970’lerin ortasından itibaren, özellikle demin bahsettiğim politikalar sayesinde tekstil sektörünün payının arttığı bir yapıya dönüştü. Özellikle 1980’lerde tekstil, gıdanın, yani tarımsal ürünlerin ve gıdanın önüne geçti. Daha sonra makine sektörü ön plana çıkmaya başladı ve 1990’larda da makine sektörü tekstili geçti.

Yani böyle bir dönüşüm var: Hazır gıda ve tarımsal ürünlerden, tekstil gibi emek yoğun ürünlere; daha sonra makine ve ulaşım araçları gibi orta teknoloji ürünlere geçiş. Bu doğal bir şey ve iyi bir şey. Çünkü ekonomik büyüme sürecinde böyle bir yapısal dönüşümü sağlamanız gerekiyor. Ancak Türkiye, makine ve ulaşım araçları gibi orta teknoloji sektörlerden sonra yüksek teknoloji sektörlere dönüşümü gerçekleştiremedi.

Bugün hâlâ Türkiye’de döviz kazandıran en önemli sektör tekstil sektörü. Makinenin ihracat içindeki payı yüksek, ancak makine ve ulaşım araçlarının ithalat içindeki payı da yüksek. O yüzden net ticarete, yani ihracat eksi ithalata baktığımızda, en büyük net değer hâlâ tekstil ve konfeksiyonda görülüyor. Çünkü bu dönüşüm tam olarak tamamlanamadı.

Örneğin Kore, dünyadaki en başarılı ve en hızlı büyüyen ülkelerden biri. Dolayısıyla “Kore’nin olağanüstü bir başarısı var” denebilir. Ama Kore bunu yaptıysa, başkaları da yapabilir diyebiliriz. 1960’larda Türkiye, Kore’nin iki katı zengindi. Kişi başına gelire baktığımızda, Türkiye’nin kişi başına geliri 1960’larda Kore’den iki kat daha yüksekti. Kore de o dönemde Türkiye gibi tarımsal ürün ihraç ediyordu. Yine Türkiye gibi bir yapısal dönüşüm gerçekleştirdi: Önce tarımsal ürünler, sonra tekstil gibi emek yoğun ürünler, ardından makine ve ulaşım araçları gibi orta teknolojili ürünler.

Ancak Kore bundan sonra dijital teknolojilere dönüşümü de sağladı. Biz bu dönüşümü sağlayamadık. Üstelik Kore bu dönüşümleri Türkiye’den yaklaşık 20 yıl önce gerçekleştirdi. Yani 1960’larda Türkiye’nin yarısı kadar zenginken, bu dönüşümü yaklaşık 20 yıl daha erken yaparak çok hızlı bir büyüme sağladı. Bugün ise Kore, Türkiye’den yaklaşık iki kat daha zengin.

4. Türkiye’de Ar-Ge yatırımları ve teknolojiye ayrılan kaynaklar yıllar içinde önemli ölçüde arttı. Buna rağmen neden henüz güçlü ve kalıcı bir teknolojik sıçrama gerçekleştiremedik? Buradaki temel sorun kaynakların yetersizliği mi, yoksa mevcut kaynakları doğru alanlara ve doğru aktörlere yönlendirememek mi?

1990’ların başında Türkiye’de araştırma-geliştirme faaliyetlerini desteklemeye yönelik programlar açıklanmaya başladı. 1993-1994 yıllarıydı, yanlış hatırlamıyorsam, ilk destekler o dönemde verildi. Kısmen bu desteklerin de sayesinde araştırma faaliyetlerinin, araştırma giderlerinin toplam yatırımlar içindeki payı arttı. Fakat bu oran hâlâ düşük. Şu anda, yanlış hatırlamıyorsam, yüzde 1 civarında. Türkiye’nin içinde bulunduğu ya da olmak istediği ülke gruplarına baktığımızda, bu düşük bir oran.

Bu harcamaların önemli bir kısmı yine kamu Ar-Ge’sinden geliyor ve bunun önemli bir bölümünü de üniversiteler oluşturuyor. Üniversitelerde bazı faaliyetler otomatik olarak Ar-Ge kapsamında değerlendiriliyor; bunun da toplam oran üzerinde bir etkisi var.

Burada bence iki temel sorun var. Birincisi, Ar-Ge’ye ayrılan kaynaklar az ve çok farklı alanlara dağılıyor. Yani her bir Ar-Ge projesinin bütçesi düşük. Bu kadar düşük bütçelerle büyük bir dönüşüm sağlamak kolay değil; köklü bir teknolojik yenilik yapmak mümkün olmuyor.

İkinci olarak, yapılan yeniliklerin ticarileştirilmesinde sorunlar var. Yani yapılan çalışmalar ürüne dönüşemiyor. Bir şeyler yapılıyor, araştırmalar gerçekleştiriliyor ancak süreç orada kalıyor ve bunların ticarileşmesi sağlanamıyor. Bu da biraz sanayinin yapısıyla ilgili. Yani ortaya çıkan teknolojik yenilikleri adapte edecek bir teknolojik yapı yok; bu alandaki birikim de bir ölçüde yetersiz.

Türkiye’de maalesef özellikle son 10-15 yıldır ekonomik çalkantılar tekrar arttığı için yatırım kararlarında da sorunlar ortaya çıkıyor. Çünkü bu alandaki yatırımlar uzun dönemli kararlar gerektiriyor. Özellikle teknolojik yatırımlar uzun vadeli düşünmeyi gerektiriyor. Ancak firmalar daha kısa dönemli getirilere bakıyor. Örneğin 10 ya da 15 yılda getiri sağlayacak bir yatırıma firmalar yönelmiyor, daha kısa dönemli getirileri tercih ediyor.

Bir de tabii Türkiye’de daha kârlı olabilen alanlar var. Türkiye’de rant çok önemli, biliyorsunuz. Örneğin bir arazi aldınız ve o arazinin emsali değişti; o zaman çok büyük bir kâr elde edebiliyorsunuz. Böyle bir yatırım yapmak, pek çok firma ya da kişi açısından daha avantajlı olabiliyor.

5. Bu konuda Türkiye’nin sanayi yapısı ne kadar belirleyici? Mevcut üretim yapımız teknolojik bir sıçrama için gerekli zemini sağlayabilir mi, yoksa bizi ağırlıklı olarak orta teknoloji düzeyinde tutan yapısal bir sınır mı oluşturuyor?

Aslında Türkiye şu anda orta teknolojilerde durmuş durumda. Sanayinin yapısına baktığımız zaman, son 10-15 yıldır çok ciddi bir değişim olmadığını görüyoruz. Daha önce bahsettiğim gibi, tarımsal ürünlerden emek yoğun sektörlere, oradan da orta teknoloji sektörlere doğru bir dönüşüm yaşanmıştı. Ancak son 10-15 yıldır böyle bir dönüşüm yok.

Türkiye hâlâ orta teknolojili sektörlerde, özellikle metal işleyen sektörlerde; makine, otomobil ve genel olarak ulaşım araçları ile dayanıklı tüketim mallarında uzmanlaşmış durumda. Yeni teknolojilere geçebilmek için yeni sektörler üretmeniz ve yeni kapasiteler geliştirmeniz gerekiyor. Türkiye bunu sağlayamıyor ve burada bir patinaj yaşıyor. Bu, en büyük sıkıntılardan biri.

6. Sanayide teknolojinin kullanımının artmasıyla birlikte otomasyon ve robotlaşma da giderek oldukça önemli bir başlık haline gelmiş durumda. Bu alandaki gelişmeler Türkiye için hangi fırsatları ve riskleri beraberinde getiriyor?

Şimdi burada, bu yeni teknolojiler tabii üretim süreçlerinizde daha üretken olmanızı sağlıyor. Yani mevcut üretim süreçlerinde verimliliği artırıyor. Fakat bu teknolojilerin en önemli etkilerinden biri, daha üretken oldukları için daha az iş gücüne gereksinim duyulması. Yani iş gücü talebini azaltan bir etkisi var.

Türkiye’de nüfus artış oranı yaklaşık yüzde 1,5 civarında. Son yıllarda biraz düştü ama kabaca yüzde 1,5 diyelim. Bunun yanında, Türkiye’de işsizlik de yüksek. Yani bir açık işsizlik var. Açıklanan işsizlik rakamları, yalnızca iş arayıp da iş bulamayanları gösteriyor. Ancak iş bulmaktan umudunu kesmiş, çalışmayan bir nüfus da var. Türkiye’de çalışan nüfusun toplam nüfusa, daha doğrusu çalışabilir nüfusa oranı, diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda oldukça düşük. Zaten Türkiye’nin bunu artırması gerekiyor; kişi başına geliri artırmak için çalışan nüfusun oranının yükselmesi gerekiyor.

Bunun yanında nüfus artışı da yaklaşık yüzde 1,5 düzeyinde. Dolayısıyla bu nüfusu istihdam edebilmek için belli bir büyüme sağlamanız gerekiyor. Yeni teknolojiler ise iş gücü talebini olumsuz etkilediği için burada kısmen olumsuz bir etkisi var.

İkinci olarak, bu olumsuz etkiyi telafi etmenin yolu bu teknolojileri sizin geliştirmeniz. Yani siz bu teknolojileri geliştirip üretebilirseniz yeni istihdam alanları yaratabilirsiniz. Ancak burada da bir sıkıntı var; biz bu alanda çok güçlü değiliz. Bu da yeni istihdam alanlarının yaratılmasını olumsuz etkiliyor.

Yani mevcut alanlarda, özellikle güçlü olduğumuz sektörlerde, istihdam talebi düşüyor. Bunu telafi etmek için yeni alanlara geçmeniz gerekiyor; ancak bu yeni alanlara geçişte de bir sıkıntı var.

7. Türkiye açısından daha zor bir soruya gelecek olursak: Bu yeni teknolojileri ağırlıklı olarak kullanan bir ülke mi olacağız, yoksa onları geliştiren ülkeler arasına girme şansımız var mı? Eğer bu yarışta geliştirici tarafta yer almak istiyorsak, bugünden hangi bilimsel, teknolojik ve kurumsal kapasiteleri oluşturmamız gerekiyor?

Şimdi burada yeni teknolojilerin tamamını geliştirmemiz mümkün değil tabii. Çünkü gerçekten çok farklı teknolojiler var ve bu teknolojiler çok farklı sektörlerde kullanılıyor. Dünyanın hiçbir ülkesi bunların tamamını geliştirebilecek durumda değil. Mesela Çin’e bakarsak, Çin şu anda reel olarak dünyanın en büyük ülkesi; yani millî gelir açısından Amerika’yı geçmiş durumda. Buna rağmen, bir milyardan fazla nüfusu olmasına karşın bütün teknolojileri geliştirebilecek durumda değil.

Çin de özellikle son 10-15 yılda belli teknolojileri hedefledi. Mesela elektrikli otomobilleri hedefledi ve şu anda bu alanda dünyanın en güçlü ülkesi haline geldi. Güneş enerjisinden elektrik üretimini hedefledi; güneş paneli üretiminde şu anda yine dünyanın birinci ülkesi Çin. Son yıllarda yapay zekâyı hedefledi. Robotları hedefledi; robot konusunda, özellikle insansı robotlar konusunda, dünyadaki en iyi ülkelerden biri. Yani belli alanları hedefleyip o alanlarda uzmanlaştı. Bütün alanlara girmedi.

Bu durum Türkiye için çok daha fazla geçerli. Üstelik bu teknolojilerin bazıları öyle bir ölçek gerektiriyor ki Türkiye, tek bir teknoloji bile seçse ve yalnızca o teknolojiyi hedeflese, yine kendi ölçeği yeterli olmayabilir.

O zaman burada yapılacak iki şey var. Bir tanesi, Türkiye’nin bir hedefleme yapabilmesi lazım. Ancak bu hedefleme, Türkiye’de genellikle olduğu gibi firma seçmek ya da firma kayırmak anlamına gelmiyor. Bir faaliyet ya da teknoloji olarak seçim yapmanız lazım. İkincisi ise o ölçeği sağlayabilmeniz lazım.

Bu ölçeği sağlamak şu anda Türkiye’deki firmaların çoğu için imkânsız. Tek başına bir firmanın yapabileceği bir şey değil. Ya firmaların bir araya gelerek ortak bir şeyler yapması lazım ki bu da çok kolay değil ya da devletin koordinasyonunda bunu gerçekleştirebilmeleri lazım.

Ayrıca, dediğim gibi, bu teknolojilerin getirisi uzun dönemde ortaya çıkıyor. Uzun dönem derken 10-15 yıldan bahsediyoruz. Firmaların bu kadar uzun dönemli bir yatırım yapması da çok kolay değil. Dolayısıyla o talebin yaratılabilmesi lazım.

Teknoloji politikasına baktığımız zaman, örneğin arz yönlü politikalar var. Arz yönlü politika nedir? Devlet araştırma faaliyetlerini destekliyor. Siz 10 liralık araştırma yaparsanız devlet 5 lirasını size iade ediyor. Bu arz yönlü bir politika. “Sen ne yaparsan yap ama araştırma yap” diyor.

İkincisi ise devletin, “Şu alanda yaparsan seni desteklerim” ya da “Şu alanda bir şey yaparsan o ürününü alırım” demesi. Mesela İsveç’te bunun bir örneği var. Buzdolabının enerji verimliliğini, yani enerji verimli buzdolabı üretimini düşünelim. Devlet orada, “Şu düzeyde enerji verimliliğine sahip buzdolabı üretirseniz bunun şu kadarını alırım” demiş. O zaman firma açısından bir belirsizlik ortadan kalkıyor. Yani sen onu yaparsan zarar etmeyeceksin, kâr elde edeceksin. Üstelik daha verimli bir makine olacağı için daha fazla satabilecek ve daha kârlı olabileceksin.

Türkiye’de de bu tip politikaların uygulanması lazım. Buna benzer bazı politikalar uygulandı. Çok bilinçli olmasa da, örneğin Türkiye bugün drone teknolojilerinde başarılı. Neden? Çünkü drone üreten bazı firmalar bunları devlete sattılar ve devlet bunları kullandı. İlk başta belki bunlar çok iyi ürünler değildi. Ancak zaten bu ürünleri ilk başta mükemmel yapmak mümkün değil.

Bu ürünlerde “kullanarak öğrenme” diye bir şey var. Yani ürünü üretiyorsunuz, kullanıyorsunuz; o sırada ürünün özelliklerini öğreniyor ve onu daha da geliştiriyorsunuz. Burada kullanıcıdan size bir geri bildirim gelmesi gerekiyor. Bu sağlandı ve artık günümüzde, o alanda belli ürün tiplerinde Türkiye oldukça başarılı oldu.

Bunların da yaygınlaştırılması ve sivil teknolojilerde de benzer uygulamaların yapılabilmesi lazım. Yani burada şunu söyleyeyim: “Şu teknoloji, bu teknoloji” çok da önemli değil. Yeter ki böyle bir teknoloji seçin, ona odaklanın ve o alanda başarılı olun. Çünkü dediğim gibi, hepsinde başarılı olmanız zaten mümkün değil.

8. Son olarak, teknolojik dönüşümün getirileri ve avantajları kadar dezavantajları da olabilir mi? Türkiye teknoloji üretme kapasitesini artırırken gelir ve ücret eşitsizliğinin de artması mümkün mü? Teknolojik ilerlemeden elde edilen verimlilik ve gelir artışının çalışanlara daha adil biçimde yayılmasını nasıl sağlayabiliriz?

Bu nokta oldukça da önemli. Çünkü teknolojik gelişme gerçekten bir rant sağlıyor. Ancak bu rantın kime gideceği önemli. Burada iki şey söylemek mümkün. Bunlardan biri, bizim daha önce yaptığımız bir çalışma. Örneğin, 1987-88’de Türkiye’de reel ücretler çok hızlı arttı. Çünkü 1980’de, biliyorsunuz, askeri darbe oldu. Askeri darbe sonucunda ücretler uzun bir süre donduruldu ve sendikal faaliyetlerin tamamı yasaklandı. Bu nedenle reel ücretler 1980’den 1987’ye kadar Türkiye’de ciddi oranda düştü.

Fakat 1987’de seçimlerin başlaması ve demokrasiye kısmi dönüşle birlikte hem sendikal faaliyetler hızlandı hem de ücretler uzun süre baskılandığı için siyasi partiler üzerinde bu yönde ciddi bir kamuoyu baskısı oluştu. Siyasi partiler de ücretlerin artırılması ve sendikal faaliyetlerin daha serbest hale getirilmesi yönünde taahhütlerde bulunmak zorunda kaldılar.

Çünkü sendikal faaliyetler serbest olduğunda işçiler, toplu sözleşme veya grev yoluyla bazı taleplerini gerçekleştirebiliyorlar. Bunun sonucunda da 1988’den 1993’e kadar Türkiye’de reel ücretler yaklaşık iki kat arttı. Yani olağanüstü bir artış gerçekleşti.

Dolayısıyla teknolojik gelişmenin sağladığı kazanımların kimlere ve nasıl dağıldığı da önemli.

Takip et

Elif Çağla Duman, TED Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğrencisidir. Ekonomi, siyaset, kültür ve toplumsal konulara ilgi duymakta; bu alanlarda araştırma ve röportaj odaklı içerikler üretmektedir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bunu Kaçırma!

Sıkı Tutunun, Batıyoruz!

Finans tarihinin en değişmez kuralı, paranın

Tahvil Piyasasında Madde-22

“Tek bir açmaz vardı… Madde 22.”