Toplumsal cinsiyet eşitliği; eğitimden siyasete, çalışma hayatından medyaya kadar yaşamın her alanını etkileyen çok boyutlu bir konudur. Fırsatlara erişim, temsil, haklar ve toplumsal yaşamın her alanında eşitliğin sağlanması açısından önem taşıyan bu kavram, günümüzde hem akademik çalışmalarda hem de kamuoyunda geniş biçimde tartışılmaktadır. Bu kapsamda, TED Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezi Direktörü Doç. Dr. Selin Akyüz ile bir araya geldik. Toplumsal cinsiyet eşitliğine dair farklı boyutları ele aldığımız söyleşide, Akyüz sorularımızı yanıtladı.
1. Öncelikle sizi ve akademik yolculuğunuzu kısaca tanıyabilir miyiz? Toplumsal cinsiyet alanına yönelmenizde etkili olan süreç ve TED Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Merkezi çalışmalarınızdan da bahseder misiniz?
Öncelikle beni bu röportaja davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Lisans eğitimimi Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde, yüksek lisansımı ise Hacettepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü’nde tamamladım. Doktoramı da 2012 yılında Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde aldım.
2012 yılından sonra akademik kariyerim boyunca farklı şehirlerde ve kurumlarda görev yaptım. Bir süre Gaziantep’te çalıştıktan sonra, doktora sonrası araştırmalarım kapsamında bir yıl İngiltere’de, Oxford Üniversitesi Uluslararası Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezi’nde bulundum. Ardından Bilkent Üniversitesi İleri Araştırmalar Merkezi’nde beş yıl araştırmacı olarak çalıştım.
2020 yılından bu yana ise TED Üniversitesi’nde görev yapıyor, şu anda altıncı yılımı sürdürüyorum.
Toplumsal cinsiyet alanına yönelmem lisans yıllarıma dayanıyor. Bilkent Üniversitesi’nde Prof. Dr. Dilek Cindoğlu’ndan aldığım “Toplumsal Cinsiyet ve Siyaset” dersi, bu alandaki farkındalığımı artırdı ve feminist araştırmalara ilgimi pekiştirdi. Daha sonra farklı derslerini de aldım; feminist teori ile siyaset ilişkisine yönelik okumalar yapmaya başladım.
Yüksek lisansımı, 2003 yılında Türkiye’de henüz yeni gelişen eleştirel erkeklik çalışmaları alanında tamamladım. Bu alana ilgim yine Dilek Hoca’nın derste okuttuğu bir makaleyle başladı. Tezimde Erken Cumhuriyet Dönemi’ni ele aldım. Doktora tezim için ise yine eleştirel erkeklik alaından çalıştım ve Türkiye’de güncel siyasal hayat ile siyasal erkeklik üzerine odaklandım.
Doktora sürecinde farklı araştırma projelerinde bursiyer ve araştırmacı olarak da yer aldım. Bu deneyimler, feminist araştırmanın yalnızca kuramsal çalışmalardan ibaret olmadığını; sahada kadınların ve farklı cinsel kimlik ile cinsel yönelimlere sahip bireylerin deneyimlerini dinlemenin ve sivil toplumla birlikte çalışmanın önemini gösterdi. Bugün hâlâ araştırdığım konuların temeli de bu dönemde atıldı.
TED Üniversitesi de toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki araştırma ve eğitim ekosistemi nedeniyle benim için önemliydi. Bu nedenle bu üniversitedeki ilgili akademik pozisyonu tercih ettim. Üniversiteye başladığım günden itibarenToplumsal Cinsiyet Çalışmaları Me rkezi’nde gönüllü olarak çalıştım. Mart 2025’ten bu yana da merkezin direktörlüğünü yürütüyorum.
2. Toplumsal cinsiyet eşitliğini herkesin anlayabileceği şekilde nasıl tanımlarsınız? Sizce toplumda en çok hangi noktada yanlış anlaşılıyor?
Toplumsal cinsiyet eşitliğini, tüm cinsiyet kimliklerine sahip bireylerin eşit haklara sahip olması temelinde, bir insan hakları meselesi olarak değerlendiriyorum. En temel anlamıyla bu; hizmetlere erişimde, hak arayışında, ücrette, statüde ve prestijde eşit fırsat ve muameleye sahip olmayı ifade ediyor. Toplumsal cinsiyet eşitliği, yalnızca belirli alanlarla sınırlı olmayan; eğitimden istihdama, siyasetten gündelik yaşama kadar toplumun tüm alanlarına nüfuz eden ve literatürde “ana akımlaştırma” (gender mainstreaming) olarak kavramsallaştırılan hak temelli bir yaklaşımı gerektiriyor.
En sık karşılaştığımız yanlış algılardan biri, özellikle feminizmin kadınların erkeklerden üstün olduğunu ya da erkeklerden hoşlanmadığını savunduğu düşüncesi. Oysa feminizm böyle bir ön kabul üzerine kurulu değil. Temelinde insan hakları ve hak temelli bir eşitlik anlayışı yer alıyor. Amaç, kadınların erkeklerden üstün olması değil; herkesin eşit hak ve fırsatlara sahip olduğu bir toplumsal düzenin sağlanması.

3. Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda bugün nasıl bir tablo görüyorsunuz? Sizce en çok ilerleme kaydedilen ve en çok gelişmeye ihtiyaç duyulan alanlar hangileri?
Türkiye’de feminist hareketin akademide, sahada ve sivil alanda bugün ulaştığı nokta, uzun yıllara dayanan bir mücadelenin sonucudur. Kadınların hak mücadelesi sanılanın aksine Cumhuriyet’le değil, Osmanlı döneminde başladı. İlk talepler temel insan hakları, oy hakkı ve kadınların toplumda var olabilmesine yönelikti. Erken Cumhuriyet döneminde ise mücadele daha kurumsal bir nitelik kazandı.
Özellikle 1980’lerden itibaren feminist hareket Türkiye’de çok daha görünür ve örgütlü bir hâl almaya başladı. Bu dönemin en önemli dönüm noktalarından biri de 1987 yılında düzenlenen Yoğurtçu Parkı yürüyüşüydü. Ev içi ve yakın partner şiddetini kamusal bir mesele olarak gündeme taşıyan bu eylem, kadın hareketinin görünürlüğü ve hak mücadelesi açısından önemli bir eşik oluşturdu.
Bugüne kadar hem hukuki alanda hem de sivil toplum mücadelesiyle önemli hak kazanımları elde edildi. Ancak kadınlar hâlâ fırsatlara, hizmetlere ve çeşitli olanaklara erişimde erkeklerle eşit konumda değil. Siyasal alanda, emek piyasasında ve kamusal yaşamda görünürlük ve temsil açısından önemli eşitsizlikler sürüyor. Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinde aşılması gereken pek çok engel bulunuyor.
Hukuki düzenlemeler açısından önemli kazanımlar elde edilmiş olsa da İstanbul Sözleşmesi feminist hareket için çok önemli bir dönüm noktasıydı. Sözleşme’den çekilme kararı, kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesi açısından önemli bir geri adım anlamına geldi. Buna rağmen kadınların eşitlik mücadelesi farklı alanlarda kararlılıkla sürüyor.
Bugün geldiğimiz noktada en önemli kazanımlardan biri, kadın haklarının ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin kamusal alanda çok daha görünür hâle gelmiş olması. Hak temelli yaklaşım da geçmişe kıyasla çok daha güçlü bir zemin kazandı. Ancak hâlâ kat etmemiz gereken önemli bir mesafe var. Kadınlar yerel ve ulusal karar alma mekanizmalarında yeterince temsil edilmiyor, iş gücüne katılım oranları istenen düzeyde değil ve bakım emeği büyük ölçüde görünmez kalmaya devam ediyor. Bu nedenle hem kadınların karar alma süreçlerine katılımını güçlendirecek politikaların etkin biçimde uygulanması hem de sağlıklı veri üretiminin artırılması büyük önem taşıyor. Yolumuz hâlâ uzun olsa da umutlu olmak için nedenimiz var.

4. Üniversite öğrencileri arasında toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda farkındalığın geçmişe kıyasla arttığını düşünüyor musunuz? Gençlerde sizi umutlandıran veya endişelendiren eğilimler neler?
Evet, farkındalığın geçmişe kıyasla arttığını düşünüyorum. Toplumsal cinsiyet eşitliği artık gençler arasında çok daha fazla konuşulan, tartışılan ve görünür olan bir konu. Bu görünürlüğün ve hak temelli tartışmaların yaygınlaşmasının umut verici olduğunu düşünüyorum.
Bununla birlikte beni endişelendiren başka bir eğilim var: gençlerde giderek derinleşen umutsuzluk duygusu. Bu duygu çoğu zaman “Ben neyi değiştirebilirim ki?” sorusunda kendini gösteriyor. Oysa toplumsal dönüşüm, çoğu zaman küçük gibi görünen bireysel ve kolektif adımların birikimiyle gerçekleşiyor. Hem küresel hem de ulusal ölçekte hissedilen bu umutsuzluğu öğrencilerimde ve çevremdeki gençlerde görmek beni düşündürüyor. Buna rağmen gençlerin eşitlik, adalet ve hak temelli taleplerini dile getirmeye devam etmeleri ise umut veren en önemli gelişmelerden biri.
5. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yalnızca bireyleri değil, siyasal yapıları, kurumları, gündelik yaşamı ve medyadaki temsil biçimlerini de şekillendirdiğini görüyoruz. Sizce bu çok katmanlı eşitsizliklerle mücadelede toplum nasıl daha bilinçli hâle getirilebilir?
Bu çok zor bir soru. Çünkü saydığınız her başlık kendine özgü mekanizmalar ve müdahaleler gerektiriyor. Ancak bunların hepsi birbiriyle çok bağlantılı olduğu için konuya bütüncül bir bakışla yaklaşmak gerekiyor. Elbette küçük müdahaleler de etkili olabilir, ancak toplumun her aşamasında eşitlik algısının, idealinin ve farkındalığının ana akımlaşması çok değerli. Bunun gerçekleşebilmesi için de gerekli koşulların sağlanması gerekiyor.
Bunlar öncelikle yasalar, kurallar, ardından da pratikler ve algılar. Algılar gelenekle şekilleniyor; zamanla sertleşebiliyor ya da yumuşayabiliyor. Gelenek önemli olsa da tek ve değişmez bir yapı değil. Her topluluğun kendine özgü değerler bütünü var. Bu durum süreci zorlaştırabildiği gibi doğru değerlendirildiğinde kolaylaştırabilir de.
Toplum için eğitim çok kıymetli; ancak bunun erken yaşta başlayan ve yaşam boyu birbirini besleyen bir süreç olarak düşünülmesi gerekiyor. Tek bir okulda ya da belirli bir bölgede verilen eğitim tek başına yeterli değil. Eşitlik anlayışının toplumun bütün kesimlerine yayılması ve herkes için erişilebilir olması büyük önem taşıyor. Bu noktada yalnızca eğitim kurumları değil; medya, kitaplar, masallar, şarkılar ve içinde yaşadığımız kültürel ortam da belirleyici bir rol oynuyor. Çocukluktan itibaren eşitlik değerlerinin gündelik yaşamın doğal bir parçası hâline gelmesi, paylaşılması ve içselleştirilmesi gerekiyor.
6. Uluslararası ilişkiler perspektifinden baktığınızda toplumsal cinsiyet eşitliği neden yalnızca sosyal bir mesele değil, aynı zamanda küresel bir politika konusu?
Çünkü toplumsal cinsiyet eşitsizliği yalnızca bireyler arasındaki ilişkilerle sınırlı değil; siyasetin ve iktidarın nasıl işlediğini de şekillendiriyor. Bir toplumdaki cinsiyet eşitsizliklerine baktığımızda, aslında o toplumdaki güç ve otorite ilişkilerini de görürüz. Bu nedenle toplumsal cinsiyet, uluslararası ilişkiler açısından da merkezi bir analiz alanıdır.
Uluslararası ilişkiler uzun yıllar savaşlar, diplomasi ve devletler üzerinden okundu. Oysa bugün biliyoruz ki bakım emeğinden ev içi şiddete, göçten iklim krizine kadar pek çok konu küresel siyasetin de parçası. Toplumsal cinsiyet bu yüzden yalnızca sosyal değil, uluslararası politikanın da temel analiz kategorilerinden biri.
Siyasetin kuralları ve kurumları tarihsel olarak büyük ölçüde erkek egemen yapılar içinde şekillendi. Bu nedenle mevcut eşitsizlikler yalnızca toplumsal hayatı değil, dış politikadan güvenlik politikalarına, çatışmalardan barış süreçlerine kadar pek çok küresel meseleyi de etkiliyor. Kısacası mesele yalnızca sosyal değil; aynı zamanda siyasal ve küresel bir mesele. Feminist literatürün yıllardır söylediği gibi, kişisel olan siyasaldır. Ben buna gündelik hayatın da küresel siyasetten bağımsız düşünülemeyeceğini eklemek isterim. Bu iki alan birbirini sürekli etkiliyor ve yeniden üretiyor.
7. Son yıllarda sosyal medyada toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine yürütülen tartışmaların oldukça görünür hâle geldiğini görüyoruz. Sizce bu görünürlük gerçek bir toplumsal dönüşüm yaratıyor mu, yoksa çoğu zaman dijital ortamla sınırlı mı kalıyor?
Bence yaratıyor; bu konuda iyimserim. Özellikle gençler arasında toplumsal cinsiyet eşitliğine ilişkin farkındalığın artmasında sosyal medyanın önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Bilgiye erişimi kolaylaştırması, farklı deneyimleri görünür kılması ve dayanışma ağlarını güçlendirmesi bakımından önemli bir imkân sunuyor.
Ancak sosyal medya yalnızca eşitlik mücadelesini görünür kılan bir alan değil; aynı zamanda eşitsizliklerin, nefret söylemlerinin ve şiddetin de hızla yayılabildiği bir mecra. Eleştirel erkeklik çalışmaları yürüten bir araştırmacı olarak özellikle incel kültürü, manosfer ve çevrim içi oyun topluluklarını yakından takip ediyorum. Bu yapılar yalnızca Türkiye’ye özgü değil; küresel ölçekte gelişen dijital ağların yerel yansımaları olarak karşımıza çıkıyor.
Dolayısıyla sosyal medyayı ne bütünüyle olumlu ne de bütünüyle olumsuz bir alan olarak görmek doğru olur. Nasıl kullanıldığı belirleyici. Doğru bilgiye, hak temelli içeriklere ve dayanışma ağlarına alan açtığında çok güçlü bir toplumsal dönüşüm potansiyeli taşıyor; ancak kutuplaştırıcı ve ayrımcı söylemlerin dolaşıma girmesini de aynı hızla mümkün kılıyor. Buna rağmen, toplumsal cinsiyet eşitliği alanında yürütülen kampanyaların, farkındalık çalışmalarının ve dayanışma pratiklerinin etkisini artıran önemli araçlardan biri olmaya devam ediyor.

8. TED Üniversitesi ile birlikte ve UN Women iş birliğinde yürüttüğünüz Eşitlik Akademisi nasıl ortaya çıktı? Programın temel amacı nedir ve katılımcılar bu süreçte neler kazanıyor?
Eşitlik Akademisi hem merkezimiz hem de üniversitemiz için çok kıymetli bir girişim. Akademi, Avrupa Birliği mali desteğiyle Birleşmiş Milletler Kadım Birimi (UN Women) Türkiye tarafından yürütülen “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği için Güçlü Sivil Alan” projesi kapsamında kuruldu. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği için Güçlü Sivil Alan projesi isminden de anlaşılacağı gibi Türkiye’de kadın Hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarına mali ve teknik destek yoluyla Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliğinin ve kadın haklarının ilerletilmesini hedefliyor. Bu projenin önemli bileşenlerinden biri ise TEDU Gender önderliğinde kurulan Eşitlik Akademisi.
Akademinin yolculuğu süresince temel amacımız da toplumsal cinsiyet eşitliği ve hak temelli çalışan sivil toplum kuruluşlarının kapasitelerini güçlendirmek. Bu doğrultuda yalnızca eğitimler düzenlemiyor aynı zamanda farklı kurumlar arasında bilgi paylaşımını ve dayanışmayı güçlendirecek kalıcı bir öğrenme ağı kurmaya çalışıyoruz. TED Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Merkezi gönüllüleri ve UN Women Sivil Toplum Ekibi ile hazırladığımız yüz yüze eğitimler Ankara’da başladı; önümüzdeki dönemde Trabzon, Van ve farklı illerde devam edecek. Ankara dışındaki eğitimler ise önemli paydaşlarımızdan TED Okulları’nın yerleşkelerinde gerçekleştirilecek. Bu işbirliği sayesinde farklı şehirlerdeki sivil toplum kuruluşlarına daha güçlü ve sürdürülebilir biçimde ulaşmayı hedefliyoruz.
Projenin en heyecan verici çıktılarından biri ise dijital Eşitlik Akademisi platformu olacak. Katılımcılar burada kendi hızlarında tamamlayabilecekleri çevrim içi eğitimlere erişebilecek; politika belgeleri, ulusal ve uluslararası raporlar ile akademik çalışmalardan oluşan kapsamlı bir dijital kütüphaneden yararlanabilecekler. Böylece hem bilgiye erişimi kolaylaştırmayı hem de Türkiye’de bu alanda üretilen deneyim ve birikimi daha görünür kılmayı hedefliyoruz.
Bunun yanında webinarlar, farklı bölgelerden sivil toplum kuruluşlarını bir araya getiren “Feminist Köprüler” buluşmaları ve kadın deneyimlerini kayıt altına alacak bir belgesel de projenin önemli parçaları arasında yer alıyor. Benim için Eşitlik Akademisi’nin en değerli yanı ise yalnızca bilgi aktaran bir eğitim programı olmaması aynı zamanda farklı şehirlerden, kuşaklardan ve deneyimlerden insanları bir araya getirerek ortak öğrenme ve dayanışma alanı oluşturması…
9. Toplumsal cinsiyet eşitliği çoğu zaman yalnızca kadınları ilgilendiren bir konu gibi algılanıyor. Erkeklerin bu dönüşümdeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok teşekkür ederim, bu benim araştırma alanım olduğu için bu soru benim için ayrıca kıymetli. Erkeklerin ve oğlan çocuklarının toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesine katılımı son derece önemli. Bugün bu yaklaşım, uluslararası kuruluşlar, sivil toplum ve akademi tarafından da güçlü biçimde destekleniyor. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitliği yalnızca kadınların meselesi değil; tüm toplumun meselesi. Dolayısıyla bu dönüşümün de tüm cinsiyet kimliklerinin katkısıyla gerçekleşmesi gerekiyor.
Elbette bu kolay bir süreç değil. Erkeklerin bu mücadelede nasıl bir rol üstlenmesi gerektiği hem sahada hem de akademide hâlâ tartışılıyor. Ancak bana göre önemli olan, erkeklerin bu alanın merkezine yerleşmesi değil; eşitlik mücadelesine sorumluluk alan, dinleyen, öğrenen ve dönüşüme katkı sunan özneler olarak katılmaları. Bu katılımın önünü açmanın, cinsiyet eşitliği mücadelesini daha kapsayıcı ve daha güçlü hâle getireceğine inanıyorum.
10. Toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda en sık karşılaştığınız yanlış inanış nedir? Buna nasıl yanıt veriyorsunuz?
En sık karşılaştığım yanlış algılardan biri, “Feministler erkeklerden nefret ediyor.” söylemi. Bunu hem öğrencilerimden hem de gündelik hayatta sıkça duyuyorum. Kendimi feminist bir araştırmacı olarak tanıttığımda bazen çekingen ya da önyargılı tepkilerle karşılaşabiliyorum. Oysa feminizm, kadınlarla erkeklerin ve tüm cinsiyet kimliklerinin eşit haklara sahip olmasını savunan bir eşitlik mücadelesi. Erkekler de bu mücadelenin karşısında değil; önemli bir paydaşı ve müttefiki.
Ben de genellikle çok basit bir soru soruyorum: “Kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olması gerektiğine inanıyor musunuz?” Cevap “Evet” ise, “O zaman feminizmin savunduğu temel ilkeyi paylaşıyorsunuz.” diyorum. Bu yanıt çoğu zaman insanların konuya bakışını yeniden düşünmelerini sağlıyor.
Bir diğer yaygın söylem ise “Artık kadınlar daha avantajlı.” iddiası. Oysa iş gücü piyasasına, karar alma mekanizmalarına, ücret eşitsizliklerine ve bakım emeğinin paylaşımına baktığımızda kadınların hâlâ önemli yapısal engellerle karşı karşıya olduğunu görüyoruz. Buna her gün tanık olduğumuz kadına yönelik erkek şiddetini de eklediğimizde, eşitliğin henüz sağlanmış olduğunu söylemek mümkün değil. Bu nedenle bu tür değerlendirmelere olabildiğince veriler ve somut örnekler üzerinden, sakin bir dille yanıt vermeye çalışıyorum.
11. Son olarak, bu alanda ilerlemek isteyen gençlere ve tüm okuyucularımıza vermek istediğiniz en önemli mesaj nedir? Eğer herkesin aklında kalmasını istediğiniz tek bir cümle olsaydı, bu ne olurdu?
Daha çok okumalarını, farkındalıklarını artırmalarını ve bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşları, dayanışma grupları ya da inisiyatiflerle iletişim kurmaktan çekinmemelerini öneririm. Hâlâ bazı önyargılar var, ancak bunları ancak temas ederek aşabiliriz. Farklı seslere açık olmak ve bu konudaki bilgi birikimini geliştirmek önemli. Bugün bu alanda ulaşılabilecek çok fazla kaynak var. Bu nedenle biraz daha proaktif olmalarını tavsiye ederim.
Tek cümleyle söylemem gerekirse, Eşitlik Akademisi’nin mottosu olurdu: “Her yerde eşitlik, eşitlik herkes için.”
