Sıkı Tutunun, Batıyoruz!

tarafından
Ekim 12, 2026
5 dakika okuma süresi

Finans tarihinin en değişmez kuralı, paranın değil insanın doğasında gizlidir. Çünkü karar verici her zaman insan olmuştur. Türkiye’de son dönemde kamuoyunu sürekli meşgul eden fon tartışmaları ve yaşanan büyük kayıplar, toplumun belli aralıklarla maruz kaldığı güven krizlerinin ne ilki ne de sonuncusudur. Türkiye’de 1980’lerin başında yüksek faiz vaadiyle denetimsiz aracıların halktan para topladığı Bankerler krizinden, 2010’lu yıllarda sanal oyun üzerinden gerçek kâr vadeden Çiftlik Bank skandalına; kayıt dışı elden toplanan özel fon skandallarından sermaye piyasalarındaki olağan dışı hareketlerle sarsılan fon yapılarına kadar aktörler ve yöntemler değişse de sahnelenen trajedinin temel omurgası hep aynı kalmaktadır. Toplumun geniş, kimi zaman da eğitimli kişilerinin periyodik olarak gerçek dışı kâr vaatlerine sürüklenmesi dümdüz bir cehalet ya da basit bir açgözlülükle açıklanamaz. Bu olgu; büyük ekonomik belirsizliklerin, sosyal etki dinamiklerinin ve zihnin zaaflarının bir kesişim noktasıdır. 

“Ekonomi yalnızca ekonomi değildir.” Klasik iktisadın iddia ettiği rasyonel insan yani homo economicus modeli gerçek hayatta işlemez. Çünkü piyasaların içinde mekanik dişliler değil, duyguları, korkuları ve beklentileri olan kanlı canlı insanlar yer alır. Özellikle enflasyonist dönemlerde paranın alım gücünün hızla erimesi bireylerde varlıklarını koruma telaşı yaratır. Geleceğe duyulan güven sarsıldığında ve kurumsal öngörülebilirlik zayıfladığında yatırımcılar rasyonel getiri beklentilerinden koparlar. Daha agresif davranır ve sıra dışı getiri araçlarına yönelirler. Ama unutulmamalıdır ki bedava peynir yalnızca fare kapanında bulunur. İnsanların yaşadığı bu yanılgı finansal ve psikolojik bir sıkışmışlık durumudur. Olağanüstü yüksek getiri varken riskin bulunmadığı iddia ediliyorsa, asıl bakılması gereken yer getirinin kendisi olmamalıdır. Asıl bakılan yer o getiriyi yaratan ekonomik mekanizma ve bağlı olduğu kurumların meşruiyetidir. 

Peki, matematiksel ve iktisadi olarak (hatta basit mantıkça) sürdürülemez olan bu yapılara inanma ihtiyacı nereden kaynaklanır? Evrimsel ve antropolojik açıdan insanın dünyayı anlama çabasını inceleyen yaklaşımların işaret ettiği gibi inanmak, insan için temel bir emniyet aracıdır. İnsan beyni derin belirsizlik ve kaos karşısında çaresiz kalmaktansa, vaat edilene sığınarak iç huzur bulmayı ve kaygılarını dindirmeyi arzular. Maria Konnikova’nın The Confidence Game adlı kapsamlı çalışmasında ortaya koyduğu gibi, dolandırıcılık vakalarında kurbanlar sadece kandırılmaz. Kendi iç dünyalarında zaten inanmak istedikleri bir hikâyenin (kolayca kurtulma, özel olma, enflasyonu yenme) peşinden isteyerek giderler. İnsan beyni evrimsel olarak güvenmeye ayarlıdır. Şüphe duymak için yüksek zihinsel efor gerekir. Dolandırıcılar yeni bir zaaf üretmezler. İnsanın doğuştan gelen bu yapısını suistimal ederler. Bu bireysel zafiyet toplumsal bir hipnoza dönüşür. Bir banka müdürünün ünvanı veya sisteme dâhil olmuş ünlü sporcular, bürokratlar, zengin iş adamları kuşkucu zihinler için sahte bir meşruiyet üretir. Birey kendi mantığını işletmek yerine Solomon Asch’ın uyum deneyindeki gibi sosyal etkinin esiri olur. “Bu kadar saygın, zengin ve eğitimli insan yanılıyor olamaz” kabulü, eleştirel filtreleri tamamen devre dışı bırakır. Çoğunluğun veya otorite figürlerinin yanlış tercihte birleştiği gerçeği, dışlanma korkusu ve uyum eğilimi nedeniyle sorgulanamaz hale gelir. Üstelik bu kandırma düzenine bir de kıtlık ilkesi (yalnızca seçkin insanların bu fona katılabildiği kontenjan anlatısı) eklendiğinde yatırımcının mantıklı düşünme mekanizması tamamen kilitlenir ve devre dışı kalır.

Peki, nasıl korunabiliriz? Belli aralıklarla hortlayan bu döngüyü kırmak yalnızca bireysel uyanıklıkla olamaz elbette. Finansal piyasalar doğası gereği asimetrinin en derin ve keskin yaşandığı alanlardır. Sıradan bir tasarruf sahibinin veya piyasa profesyoneli olmayan bir yurttaşın, karmaşık fon portföylerini, yapay fiyat hareketlerini veya tezgâh altı fon kurgularını tek başına analiz etmesi beklenemez. Bunu yapmaya çalışırsa da en fazla kendi egosunu tatmin eder ve işin sonunda bertaraf olur. Bu noktada ekonomistlerin çizdiği çerçeve son derece hayatidir. Düzenleyici mekanizmalar aracılığıyla sorgulamalar yapılmalı ve okumalar gerçekleştirilmelidir. Ancak unutulmamalıdır ki kamu otoritesinin ve düzenleyici kurumların (SPK, BDDK) temel görevi piyasada kâr garantisi vermek değil; şeffaf, kurallara bağlı, yetkisiz faaliyetlerin önceden engellendiği ve risklerin büyümeden denetlendiği güvenli bir zemin tesis etmektir. Hukukun üstünlüğü, bağımsız denetim mekanizmaları ve kurumların öngörülebilirliği zayıfladığında, hiçbir faiz veya para politikası toplumun beklentilerini ve güvenini tek başına temin edemez. Bireysel şekilde yatırım yapıp tüm bunlardan nasıl korunabiliriz peki? Bunun en temel şartı, eğer bu tür yatırım araçlarını kullanacaksak giriş düzeyinde de olsa finansal okuryazar olabilmektir. Bir yatırımın adına, pazarlayan kişinin ünvanına veya arkasındaki şöhretli isimlere değil, bizzat para akışına ve o paranın hangi reel ekonomik faaliyetten üretildiğine bakılmalıdır. Eğer vadedilen getiri, piyasa faizinin ve risksiz getirilerin olağan dışı biçimde üzerindeyse ve bu getirinin kaynağı şeffaf, likit ve denetlenebilir bir üretim/ticaret mekanizmasıyla açıklanamıyorsa, ortada bir finansal başarı değil, sürdürülemez bir illüzyon var demektir. Meşru bir sermaye piyasasında Takasbank kaydı bulunmayan, elden veya kişisel hesaplara aktarılan hiçbir yapı yasal bir yatırım fonu olamaz. Nihayetinde insan, umut eden ve güvenmek isteyen bir varlıktır. Ancak finansal kararlar umutlarla değil, nesnel kurallarla yönetilmek zorundadır. Gerçek korunma, mucizevi getirilerin varlığına inanma arzusunu terk edip iktisadın rasyonel gerçekleriyle yüzleşebilmekte saklıdır. 

KAYNAKÇA

Akdağ, B. B. (2023, 9 Nisan). İnsanlar Neden Bir Şeye İnanmak İster?

Cialdini, R. B. (2006). Influence: The Psychology of Persuasion

Eğilmez, M. (2026, 19 Eylül). Fon Krizinin Faturasını Kim Ödeyecek?

Eğilmez, M. (2026, 21 Eylül). Ekonomi Yalnızca Ekonomi Değildir. 

Eğilmez, M. (2026, 22 Eylül). Ponzi Şeması ve Türkiye’deki İzdüşümleri.

Konnikova, M. (2016). The Confidence Game: Why We Fall for It… Every Time. 

Kural, M. (2015, 1 Kasım). Azınlık Vehmi: “Hepsi Yanılıyor Olamaz mı?”

Takip et

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bunu Kaçırma!

Hatırlamanın Unuttuğu: Milan Kundera’nın Gülüşün ve Unutuşun Kitabı Üzerine Bir Hafıza Denemesi

“Komşuluklarımız da mekân gibidir, kolonları ve

Dürüst Olamayınca Karalamak Kolay

Al bu cümleyi, kaç biçimde düşünürsen