Her şeyi kolaylaştırmak hayatı zorlaştırmadı mı? İnsanlar tarafından geliştirilen adının bile güven vermediği yapay zekânın neresinden tutalım? Sınırsız ve gösterişli görünen ama sınırları çizili bir kürenin tekrar ve soğuk bilgisinden nasıl ummana çıkalım? Fazlaca kalabalık ve toplama bilgi havuzundan filtreli ve filtresiz önümüze düşen kalıp yazı ve istemlerden ufkumuzun tahayyülüne nasıl varalım? Yüzyıllardır sayısız şair ve düşünür dünyaya iştirak etmiş. Görüyoruz ki hepsinin kalemi bir diğerinden farklı ve benzersiz. Peki, bu nasıl oluyor? Belirli sayıda olan bir alfabeden bu kadar zengin kelimeler ve bu kelimeleri işiten kulakların anlam ve his durağı nasıl birbirinden farklı ve derin olabiliyor?
Allah bizi yalnızca maddî nimetlerle değil, manevî imkânlarla da daima rızıklandırıyor. Tasavvuf düşüncesi açısından insan, sadece görünen yönünden ibaret değildir; onun içinde keşfedilmeyi bekleyen derin bir âlem, anlamlandırılmayı bekleyen hisler ve kabiliyetler vardır. Bizi diğer yaratılmışlardan ayıran ve “eşref-i mahlûkat” kılan da bu zengin iç dünyamızdır. İnsanın ruhu, koca bir mağaranın derinliklerinde saklı elmaslara, yakutlara ve zümrütlere benzer. Her insanın yaratılışında Allah’ın ona bahşettiği nice güzellik, kabiliyet, merhamet, hikmet ve idrak cevheri bulunuyor. Ancak bu cevherlerin var olması, onların kendiliğinden ortaya çıkacağı anlamına gelmiyor. İnsan, kendi iç dünyasına yönelmek, nefsini tanımak, hakikati aramak ve bu yolda sabırla yürümek zorunda.
Mesela inayet; fıtratımıza narin yaratılışla işlenmiş özelliktir. İnsanın ihtiyacı olan birine yardım etme güdüsüyle yaratılması toplumsal bağlılığın da temel yapıtaşlarından olsa gerek. İnayet, toplumda görünen normlardan öte görünmez bir bağın hissidir. 2008 yılında Science dergisinde yayımlanan “Spending Money on Others Promotes Happiness” (Başkaları İçin Para Harcamak Mutluluğu Artırır) başlıklı makale ile bu yaklaşım bilimsel literatürde de karşılık bulmuştur. Sosyolojinin perspektifi ise Karşılıklılık İlkesi yani Marcel Mauss’un klasik eseri Hediye (The Gift) üzerinden bakıldığında, toplumların “verme, alma ve karşılık verme” döngüsü üzerine inşa edildiği görülmektedir. İnayet insanı bir diğerine bağlayan ipliktir. Sıcak bir tebessümde, sessizce uzanan bir elde gizlidir.
Bir diğer his ise ünsiyettir. Sevdiğimiz insanlara karşı can yakınlığı duygusu ile bağ kurmak. Bilimsel olarak, insan duygusal bağ kurduğu kişinin yanında beyin oksitosin salgılar. Bu duygu o kişinin stres seviyesini düşürür ve kan basıncını dengeler. Sosyolojide ise ünsiyet, bireyin anonim (yabancı) bir kalabalıktan çıkıp bir grubun (topluluk, aile, meslektaş) parçası haline gelme sürecidir. Ünsiyet ‘ins’ (insan) kökünden gelir. İnsanın da yaratılış amacı önce yaratıcıyla sonra da insan ile kurduğu bağdır. Ünsiyet, inayetin bıraktığı ipliği bir bağa bir aidiyete dönüştüren duygudur. Bir sesin tanıdıklığında ve uzun süren yakınlığının kopmayışında gizlidir.
Ve tefekkür; işte insana o mağaranın derinliğindeki elması, yakutu bulduran eylem. Sınırı olmayan, derinliği muhayyel edilemeyen ve ipin ucunun Yüce sanatkâra çıktığı idrakin ve hikmetin en pak hâli. Fransız filozof René Descartes’in da dediği gibi “Düşünüyorum, öyleyse varım.” cümlesi aynı zamanda bir süreç, derinlik ve idraktir. İnayetin ve ünsiyetin bizde bıraktığı derin izleri anlamlandıran, onları bir hikmete bağlayandır.
Özetle insan; düşünerek hayal eder (tahayyül), düşünerek şaşırır, sorgular (tahayyür), düşünerek yakınlık kurar (ünsiyet) ve düşünerek derinleşir ( tefekkür).
Bu kadar katmanlı ve sırlarla dolu fıtratımızın bütün bu varoluştan bihaber ilahi ve beşeri aşkı bilemeyecek, hissedemeyecek, insanın ve eşyanın hakikatini anlayamayacak olan “Yapay Küre” de insanın ruhu nasıl çiçeklere çarpa çarpa kendi derinliğinde heyecanla koşabilir? İnsan başlangıçta heyecanlanır çünkü kolayı ve zahmetsizi elde etmek geçici bir tatminlik hissettirir. Hal böyle iken ruhu olan bir varlık yapay olan bir oluşumla nasıl bir anlam bağı kurabilir?
Üstat Neşet Ertaş’ın da yıllar evvel seslendiği ama avazını hâlâ işittiğimiz “gönülden gönüle bir yol vardır görülmez” sözlerini bir kez daha mı dinlesek? İnsana hizmet ediyoruz, insanla yaşıyoruz, insanla yaşlanıyoruz, insanla dinleniyoruz, iyi günümüzde ve kötü günümüzde yine insan ile eğleşiyoruz. Biz bu görünmez yolun en narin yolcuları iken bu sığ denizden ne umuyoruz?
Ne yazık ki kaçırdığımız acı bir gerçek daha var; ona sorduğumuz her soru, yanıtladığımız her cevap bizim ondan değil de onun bizden istifade ettiğidir. Bilgilerin bir havuzda toplanıp birinin fikrini bir diğerine öneri olarak sunması bilgi hırsızlığının da müsebbibidir. Oysaki akıl bir deryadır ve bu deryadaki damlacıklar sayılamayacak kadar hisle ve fikirle ruhumuzun tenhalarına gizlenmişken ve bu hazineyi heyecan içinde keşfe çıkmak varken, kolayı seçip yapay duygularla ruhumuzu ve aklımızı tembelleştirip, üretmek istediğimizde ise körelmiş idrakle edindiğimiz faydasız yığıntının içinde kaybolmak değil de nedir? Bilinci intihar ettirmek değil de nedir? Düşünmenin ibadet sayıldığı bu nadide dinde yapay olana meyledip yaratılışımıza ve aklımıza hadsizlik değil de nedir? Velhasıl ne yazık ki bu asır düşünmenin bile içine aracı koydu. Safi düşünceler kalabalık ve hissiz birikimlere dönüştü. Ama biz ruhumuzun ve düşüncelerimizin başından ayrılmayarak idrakimizin tenhalarında içimizi içimize dökelim. İçimizi insana dökelim. Bu kıymetli varlığa gereken itimadı gösterip, kendi sesimize kulak verelim. Çünkü duyulmayan ses bir gün susar.

