Mary Shelley’in 1818’de, insanlığın yaratma ve hükmetme arzusunu gömülü olduğu gotik bir mezardan gök gürlemesi eşliğinde çekip çıkardığı ve Victor’un laboratuvarına yağan yıldırımlarla yeniden dirilttiği eseri “Frankenstein”, ilham olduğu ve tarih boyunca tekrar tekrar hayat bulduğu sayısız eserden sonra bu sefer de Guillermo del Toro’nun beyaz perdeye aktarımıyla karşımıza çıkarak kendini hatırlattı. İmkansızın peşinde bir cerrah olan Victor Frankenstein; çocukluk travmaları, babasına isyanı, kendini kanıtlama ihtiyacı, otorite karşısındaki yalnızlığı, yetersizliği, çaresizliği, yaşayamadığı yası bir zamanlar sahip olduğu benliğinin küllerinden yeniden yarattığı sarsılmaz kişiliğiyle delirmenin sınırlarında gezerken bilimin ve doğa kanunlarının sınırlarını çoktan aşmıştı.
Yaratılandan yaratıcı katına ulaşmayı amaçlayan Victor, babasından miras aldığı, engin anatomi ve fizyoloji bilgisinin ışığında en uygun numunelerden parçalar alıp her bir siniri, her bir damarı, her bir organı ilmek ilmek işleyerek birbirine yamadığı şaheserine yıldırımın yüzlerce voltluk elektrik enerjisiyle ruh üfler ve evet, işte hepimizin hafızalarına kazınan o sahne! Gecenin karanlığı, laboratuvarın gotik mimarisi, devasa bobinler, şiddetli yağmur, gök gürlemesi, şimşekler, yıldırımlar, sonunda başarmanın heyecanıyla oradan oraya koşturan Victor… Ve bam! Kısa bir şekerlemenin ardından hayata gözlerini açan yeni bir yaratık. Şimdi de birkaç sahne öncesine bakalım: Victor’un tüm bu adımları takip etmesine rağmen başarısız olduğu sırada eline geçen lenf sistemi modeliyle eksik yapbozun tamamlandığı sahne ve adeta Victor’u koruyan melek gibi, Frankenstein’e bahşedilen ruhu koruyan beyaz sıvı sır.
Her ne kadar günümüzdeki bilimle ruh kavramı hâlâ gizemini koruyor ve cansız doku yığınına bilinç kazandırmak bilim-kurgunun kurgu kısmına kaçıyor olsa da Frankenstein’ın hikâyesinde, günümüzdeki bilime ışık tutan pek çok nokta bulmak mümkün. Sinirler arası uyartı aktarımının elektrik enerjisiyle tetiklenen iyon potansiyeli farklarından doğan elektrokimyasal değişiklikler silsilesiyle gerçekleştiğini biliyoruz. Voltaj farkı tartışmaya açık olmasa da Victor’un yıldırımları kullanarak sinir hücrelerini ateşlemeye çalışmasının izlerine, günümüzde ilaçlarla kontrol altına alınamayan dirençli epilepsi ve ağır depresyon vakalarında uygulanan, göğse yerleştirilen minik bir jeneratörün elektrotlarıyla periferden beyne açılan kapı olan vagus sinirine elektrik uyarılarının gönderildiği ve ritmik titreşimlerle sinir sistemindeki dengesizliklerin kontrol altına alındığı Vagal Sinir Uyarımı tedavisinde rastlayabiliriz mesela. Bir diğer bilimsel gerçek ise, yüzlerce volt da harcansa bu ateşlemeden doğan uyartı kıvılcımlarının lenf sistemi olmadan süreklilik kazanamayıp söneceği.
Elektrik, sinirlerde uyartıyı başlatabilir ancak uzun süreli bilinç ve canlılık için yapısal bütünlük, atık yönetimi, bağışıklık düzeni ve hücreler arası sıvı dengesi gereklidir ve aslında yıllardır bağışıklıktaki rolüyle ön plana çıkan lenf sistemi burada devreye girer. Yaklaşık on yıl önce keşfedilen, beynin lenf damarları gibi davranan “meningeal lenf damarları” ve beynin lenf sistemi gibi davranan “glenfatik sistem” derin uykuda beyin hücreleri atıklarının temizlenmesine, sinir sisteminin homeostazisinin korunmasına, beyin-vücut bağışıklığı uyumlamasına ve kafa içi basınç dengesine katkılarıyla bulanık zihin, nöroinflamasyon, Alzheimer, Parkinson ve MS riskini en aza indirmeyi hedefler.
Meningeal lenf damarları fikri Shelley’e ilham olabilecek kadar eskiye dayanıyor: İlk olarak 1787’de İtalyan bir anatomici olan Paolo Mascagni beyin zarlarında lenfatik damarlar olduğunu raporlamıştı. Benzer şekilde 1953’teki bir çalışmada beynin dış zarındaki lenfatik yapılara dair izlerden bahsedildi. Ancak görünen o ki Victor Frankenstein’ı akademiden atan bilim camiası o dönem gerçek hayatta da vardı ve bu fikir kabul görmedi. Daha sonra 2015 yılında Antoine Louveau ve Aleksanteri Aspelund önderliklerinde yazılan iki farklı makalede meningeal lenf damarları tanımlandı ve keşfi resmî olarak gerçekleşti. Farelerin beyin zarlarında yapılan bu deneylerde ilk olarak beynin dış zarı sıyrılıp bir düzleme serildi ve böylece lenf damarlarının klasik histoloji metotlarından kaçabilen yapısal gizlenmişliği ortadan kaldırıldı. Daha sonra bu zar LYVE-1, PROX1, Podoplanin+ ve VEGFR3 gibi eş ekspresyonları yalnızca gerçek lenf damarlarında görülen markerlarla boyanarak morfolojisi gözler önüne serildi; 3D konfokal mikroskop ile damarların uzandığı, yoğunlaştığı, beynin sinüs bölgelerine paralel dizildiği noktalar belirlenerek meningeal lenf damar ağı haritalandı. Fonksiyonel doğrulaması ise beyin-omurilik sıvısına verilen floresan ve India ink gibi boyaların tahliyesinin takibiyle yapıldı.
Beyin-omurilik sıvısı ve doku sıvısı arasında madde değişimi ve aktarımına olanak sağlayarak beynin klasik lenf damarlarına sahip olmama dezavantajını telafi eden glenfatik sistem, 2012’de Maiken Nedergaard önderliğinde fareler ve iki-foton mikroskopuyla yapılan öncü çalışmada, glia ve lenf kavramlarının oluşturduğu “glenfatik sistem” adını aldıktan sonra, aynı yıl ve sonrasında bilim insanları tarafından beynin nasıl temizlendiğine yanıt aranırken klinik ve görsel olarak kanıtlandı. İlk olarak farelerin beyin boşluğuna floresanlar enjekte ettiler ve mikroskopla canlı farelerde yaptıkları gözlemde uyarıcı etkenlerin bu boşluktan beyin dokusuna girişini ve atık sıvıyla birlikte çıkışını izlediler. Sonrasında toksik bir protein olan Amiloid β ve Aquaporin-4 geni knock-out testiyle akışın basit difüzyon değil toplu sıvı akışı olduğunu ispatladılar.
Meningeal lenfatik damarlar ve glenfatik sistemde uyku sırasında 10 kat daha fazla olarak metabolitler ve çözünür proteinler gibi sinir ve glia hücresi atıkları beyin-omurilik sıvısından doku sıvısına Aquaporin-4 su kanalları aracılığıyla tek yönlü bir akışla temizlenir. Aynı zamanda, Amiloid β, tau, laktat, ROS ürünleri ve diğer toksit çözünürlerin temizlenmesiyle sinaptik fonksiyon korunur. Böylece Alzheimer benzeri süreçlere bağlı ölümler ve zihin bulanıklığı, beyin sisi, dikkatsizlik gibi uykusuzlukta da görülen semptomlar engellenmeye çalışılır.
Beyin kaynaklı antijenler ve bağışıklık hücreleri meningeal lenf damarlarıyla periferik lenf nodlarına taşınır, bu süreçle bağışıklık sisteminin yanıtı ve otoimmüniteye toleransla ilgili dengeler etkilenir. Beyni vücudun bağışıklık sistemiyle konuşturan ve immün trafiği yöneten meningeal lenf damarları sayesinde enfeksiyon, tümör veya travma sonrası immün yanıtın niteliği belirlenir, nöron hasarının önüne geçilir. Ayrıca, glenfatik sistem inflamatuar molekülleri temizleyerek mikroglial aktivasyonu ve buna bağlı olarak da aşırı nöroinflamasyondan kaynaklanan nörodejenerasyonu engeller.
Sinirlerde aksiyon potansiyeli ve sinaptik iletim için K+, Na+, Ca+2 gibi iyonların dengesi son derece hayatîdir. Glenfatik-lenfatik akış fazla iyonları uzaklaştırarak iyon derişimlerini stabilize eder, bu durum sinir hücrelerinin tekrarlayan ateşlemeye uyum sağlaması ve ödem gibi patolojik durumların önlenmesi için önemlidir.
Glenfatik sistemimiz bizi, Victor’un Frankenstein’ını hayatta tuttuğu gibi hayatta tutup kritik görevlerini eksiksiz yerine getirebilmesi için öncelikle bizim tarafımızdan korunması ve beslenmesi gerekir. Glenfatik akışın en etkin olduğu derin uyku evresinden verim alabilmek için düzenli ve yeterli uyumak, günlük yürüyüş ve hafif tempolu koşuyla paravasküler akışı artırmak, kronik stres ve kontrolsüz kafein alımından uzaklaşıp, omega-3 ve yeşil yapraklı sebzeler gibi antioksidanlarla beslenmek yapabileceklerimiz arasında.
Finale gelirsek -hayır filmin finali değil, spoiler vermeyeceğim- glenfatik sistem, beynin sessiz kahramanı, canlılığın ve bilincin koruyucu meleğidir. Her bir arter çevresinden süzülen beyaz sıvı damlası, tıpkı Victor Frankenstein’ın laboratuvarındaki kıvılcımlar gibi, nöronları canlı tutan, zihnin ışığını koruyan görünmez bir enerji akışı sunar. Lenf damarlarının sağladığı bu mikroskobik düzen, filmde de olduğu gibi bilinç ve sağlıklı beyin işlevi için yapbozun vazgeçilemez parçalarından birisi. İşte bu nedenle bu sistemi anlamak, korumak, desteklemek ve araştırma-tedavi potansiyellerini fark etmek, sadece biyoloji değil yaşamın kendisini ve düşünmenin büyüsünü savunmak anlamına geliyor. Son olarak, belki günün birinde cansız dokulardan can yaratamayacak ya da yıldırımların yüksek voltajlı elektrik enerjisi gibi doğanın bize sunduklarından tam verim alamayacağız ama bilim kurgunun kurgusal parçaları bilimde kendine yer bulmaya her zaman devam edecek.
Kaynaklar:
Aspelund, A., Antila, S., Proulx, S. T., Karlsen, T. V., Karaman, S., Detmar, M., Wiig, H., & Alitalo, K. (2015). A dural lymphatic vascular system that drains brain interstitial fluid and macromolecules. The Journal of Experimental Medicine, 212(7), 991–999. https://doi.org/10.1084/jem.20142290
Cai, Y., Zhang, Y., Leng, S., Ma, Y., Jiang, Q., Wen, Q., Ju, S., & Hu, J. (2024). The relationship between inflammation, impaired glymphatic system, and neurodegenerative disorders: A vicious cycle. Neurobiology of Disease, 192, 106426. https://doi.org/10.1016/j.nbd.2024.106426
Hablitz, L. M., & Nedergaard, M. (2021). The glymphatic system: a novel component of fundamental neurobiology. Journal of Neuroscience, 41(37), 7698–7711. https://doi.org/10.1523/jneurosci.0619-21.2021
He, Z., & Sun, J. (2025). Clearance mechanisms of the glymphatic/lymphatic system in the brain: new therapeutic perspectives for cognitive impairment. Cognitive Neurodynamics, 19(1). https://doi.org/10.1007/s11571-025-10298-y
Jessen, N. A., Munk, A. S. F., Lundgaard, I., & Nedergaard, M. (2015). The Glymphatic System: A Beginner’s Guide. Neurochemical Research, 40(12), 2583–2599. https://doi.org/10.1007/s11064-015-1581-6
Louveau, A., Smirnov, I., Keyes, T. J., Eccles, J. D., Rouhani, S. J., Peske, J. D., Derecki, N. C., Castle, D., Mandell, J. W., Lee, K. S., Harris, T. H., & Kipnis, J. (2015). Structural and functional features of central nervous system lymphatic vessels. Nature, 523(7560), 337–341. https://doi.org/10.1038/nature14432
Ma, J., Chen, M., Liu, G., Gao, M., Chen, N., Toh, C. H., Hsu, J., Wu, K., Huang, C., Lin, C., Fang, J., Lee, S., & Lee, T. M. C. (2024). Effects of sleep on the glymphatic functioning and multimodal human brain network affecting memory in older adults. Molecular Psychiatry, 30(5), 1717–1729. https://doi.org/10.1038/s41380-024-02778-0
Mestre, H., Mori, Y., & Nedergaard, M. (2020). The Brain’s glymphatic System: current controversies. Trends in Neurosciences, 43(7), 458–466. https://doi.org/10.1016/j.tins.2020.04.003
Plog, B. A., & Nedergaard, M. (2017). The glymphatic system in central nervous System Health and Disease: past, present, and future. Annual Review of Pathology Mechanisms of Disease, 13(1), 379–394. https://doi.org/10.1146/annurev-pathol-051217-111018
Ringstad, G., & Eide, P. K. (2024). Glymphatic-lymphatic coupling: assessment of the evidence from magnetic resonance imaging of humans. Cellular and Molecular Life Sciences, 81(1), 131. https://doi.org/10.1007/s00018-024-05141-2
Silva, I., Silva, J., Ferreira, R., & Trigo, D. (2021). Glymphatic system, AQP4, and their implications in Alzheimer’s disease. Neurological Research and Practice, 3(1), 5. https://doi.org/10.1186/s42466-021-00102-7
Yankova, G., Bogomyakova, O., & Tulupov, A. (2021). The glymphatic system and meningeal lymphatics of the brain: new understanding of brain clearance. Reviews in the Neurosciences, 32(7), 693–705. https://doi.org/10.1515/revneuro-2020-0106
