Muhtemelen Taş Devri’nde bile kendinden sonraki kuşaklara hayıflanarak bakmak ve “Biz bunların yaşındayken mamut avlardık, babamızın gözünün içine bakamazdık, karnımız tok diye şımarmazdık” türünden yakınmalar vardı. Bu durumun olağan olması şaşırtıcı sayılmaz; bu, bugüne kadar uzanan bir zincirin halkalarından biri. Her kuşak kendi deneyimini, kendi zorluğunu ve kendi nostaljisini merkezde konumlandırıyor. Bellek, yaşananı olduğu gibi saklamıyor; ona yüklenen anlamı koruyor. Bu nedenle geçmiş, çoğu zaman bugünden daha derli toplu ve anlamlı bir yer gibi görünüyor.
Yaşım ilerledikçe teknolojinin gelişimi bende belirgin bir kaygı yaratmaya başladı. Dünyada hâlâ savaş, açlık, eşitsizlik, ırkçılık ve sayısız başka sorun sürerken; kendini gelecekte hayatta bulabilmek için bedenini dondurma sırasına giren insanlar ya da Mars kolonisi için gönüllü olanlar şaşırtıyor beni. Bu şaşkınlık, ilerlemeye karşı bir duruştan kaynaklanmıyor; kanaatimce önceliklerin yer değiştirmesiyle ilgili bir meseleye işaret ediyor. Kapitalizmin yerini giderek “teknofeodal” bir düzen alırken, ekranlardan başımızı kaldırmakta zorlanıyor ve bu teknolojik yönelimin etik boyutuyla kimlerin ilgilendiğini pek sorgulamıyoruz. Atomun keşfi bilimin alanına giriyordu; onun hangi amaçlarla kullanılacağı, nasıl sonuçlar doğuracağı ve hatta böyle bir keşfe gerçekten ihtiyaç duyulup duyulmadığı sorusu ise başka bir sorumluluk alanına ait.
Bu düşünceler eşliğinde Türkiye’nin en önemli felsefecilerinden biri olan İoanna Kuçuradi’nin Bir Dili Özenli Kullanmak1 başlıklı yazısını okudum. Kuçuradi, değerler konusunu ele alırken bir dilin inceliklerinin insan düşüncesiyle kurduğu bağı özellikle vurguluyor. Dil, yalnızca iletişimi sağlayan bir araç olarak görülemez; o; kültürün, anlam dünyasının, ifade biçimlerinin ve benlik algısının taşıyıcısıdır. İnsanın dünyayla kurduğu ilişkinin sınırlarını büyük ölçüde dil belirler.
Hocanın şu cümlesini hayretle, hatta belli bir mahcubiyetle okudum:
“Ayrıca ‘ayrıntı’ varken ‘detay’ı kullananları yadırgardım; yani bu kavramı karşılayan, herkesin kullandığı uygun sözcük varken başka bir dilin sözcüğünü kullanmayı uygun bulmazdım.”
Kaç dil bildiğinden bağımsız olarak bu yaklaşım, bir dil bilincinin ne anlama geldiğini açıkça gösteriyor. Mesele sadece başka dilleri bilmek ya da onlardan etkilenmekten ibaret değil; kendi dilinde var olanı fark etmeden, düşünmeden terk etmek asıl sorunu oluşturuyor. Dil, düşüncenin rahatça yayıldığı bir alan olmaktan ziyade, onu keskinleştiren bir araç olarak işlev görüyor.
Günümüzde konuştuğumuz kelimelerin içeriğini pek fark etmiyoruz. Sözcükler, ekran kaydırır gibi ağızdan çıkıp gidiyor. Kuçuradi; “algı” kelimesinin duyularla ilişkili bir kavram olduğunu, bu nedenle birçok yerde “anlamak” fiilinin tercih edilmesinin daha yerinde olacağını örneklerle açıklıyor. Bu tür ayrımlar yüzeyde küçük görünebilir; ancak düşüncenin niteliğini doğrudan etkiliyor. Bir kelimeyi yanlış bağlamda kullandığımızda yalnızca dili örselemiyoruz; düşünce de bulanıklaşıyor.
Metindeki en çarpıcı alıntılardan biri şu:
“Bu değişiklikleri kimileri bir gelişme olarak görebilir. Ne var ki bir dilin ‘gelişmişliğinin’ belki de ana ölçütü, başka dillere göre daha incelikli anlam farkları yapmaya elverişli olmasındadır.”
Metin, “Acaba bizde gördüğümüz bu değişiklikler gerçekten böyle midir?” sorusuyla sona eriyor. Bu soru yalnızca dilbilimsel bir tartışmaya kapı aralamıyor; toplumsal bilinçle de doğrudan temas kuruyor.
Bende, 1942 yılında yayımlanmış Ülkü dergisinin iki ayrı sayısı bulunuyor. Her ikisinde de dile büyük bir özenle yaklaşılmış yazılar var. Aynı şekilde Mustafa Kemal Atatürk’ün Geometri kitabı hatırlanmalı. Kavramları Türkçenin imkânlarıyla nasıl berraklaştırdığını gördüğüm, tek solukta okuduğum bir kitaptı. Bugün “dünya dili” olarak anılan pek çok dilin bu konuma büyük ölçüde sömürge politikaları sayesinde ulaştığını biliyoruz. Bir dile gösterilen saygı, onu kullanma biçimi ve edebî mirası, o dilin geleceğini belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyor. Türkçe bu açıdan son derece zengin; bu zenginliğin yeterince fark edilmemesi ise üzücü.
Son dönemde okuduğum psikoloji ve antropoloji kitapları, yalnızca bireylerin değil toplumların da narsisistik ya da sadistik özellikler taşıyabildiğini gösterdi. Bu noktada dilin özenli kullanımı hayati bir önem kazanıyor. Antik Yunan’da bir dönem Yunanca öylesine yüceltilmişti ki tanrıların dili olarak kabul edilen bu dili hatalı kullanmak ciddi yaptırımlara yol açabiliyormuş. Bu yaklaşımın aşırılığı tartışılabilir; yine de dikkat çekici olan, bu dönemin Yunan uygarlığının yükseliş evresiyle çakışmasıdır.
Roma Kolezyumu’ndaki gladyatör dövüşlerini düşünelim. İnsan hayatının seyirlik bir şiddet unsuruna dönüştüğü zamanlarda dilin inceliği ne ölçüde korunabilir? Bana kalırsa bir toplumun çözülme süreci çoğu zaman dilin özensizleşmesiyle başlar. Sözcükler değersizleştiğinde insanın değeri de aşınır. Dil kabalaştıkça düşünce yüzeyselleşir; düşünce yüzeyselleştikçe şiddet sıradanlaşır.
Öğrendiğim diller arasında Türkçeyi bu denli sevmemin ve bu dilde üretmeye karar vermemin nedeni, ona duyduğum derin saygı ve sevgidir. Türkçe, düşünmeye alan açan ve kavram üretme kapasitesi yüksek bir dildir. Bu kapasiteyi korumak yalnızca dilbilimcilerin ya da edebiyatçıların sorumluluğu olarak görülemez; dili kullanan herkes bu yükümlülüğün bir parçasıdır.
Belki de asıl mesele, geleceğe kaçma arzusundan önce bugünü anlamlandırma cesaretini gösterebilmekte yatıyor. Mars’a koloni kurmak insanı daha ahlaklı kılmıyor. Bilinci derinleşmemiş bir insan, hangi gezegene giderse gitsin aynı sorunları beraberinde taşıyor.
Dil, bir düşünce disiplinidir. Dilini özenle kullanan insan, dünyayla kurduğu ilişkiyi de daha dikkatli bir biçimde inşa eder.
Siz ne düşünüyorsunuz aziz insan? Yersiz mi hayıflanıyorum?
- Kuçuradi, İ. “Bir Dili Özenli Kullanmak”, Felsefece Bakış, (Derleyen: Metin Bal), Sentez Yayıncılık, 2013. ↩︎


Merhabalar, elinize sağlık yazınızı büyük bir keyifle okudum. Kaygılarınızda oldukça haklısınız. Yaşadığı topluma karşı sorumluluk bilinci hisseden her yetişkin birey, konuştuğu dile karşı hassas davranmalı ve gelişimi sürecine katkı sağlamalıdır. En azından mevcut ilerlemesine taş koymadan uyum sağlamalıdır.
Merhabalar, ilginize çok teşekkür ediyorum, yorumunuz ve düşünceleriniz beni oldukça sevindirdi. Saygılar efendim.