“Fantastik, yalnızca doğal yasaları bilen bir varlığın, görünüşte doğaüstü bir olaya karşı hissettiği tereddüttür.”
— Tzvetan Todorov, Introduction à la littérature fantastique. Paris: Éditions du Seuil, 1970.
Karşımda mavi örtünün altından başını çıkarmış kayalıklar vardı. Ve arkamda tonlarca şey… Ben de ortalarında hiçbir şeyin keyfini çıkarıyordum. Şimdiye kadar hiçbir iş, uğruna yıllarımı verecek kadar cazip gelmemişti. Kimse, geceleri uyumayıp aynı karpuz dilimini ısırdığımızı hayal edecek kadar etkilememişti beni. Kırk yedi yaşımdaydım ve güzelliğiyle ilgimi çeken hiçbir şey yoktu. Hayatım, şu elinde memur çantasıyla paltosunu savurarak koşan adam gibi basit olabilirdi ya da siyah kaban ve şapkalı adam gibi…
Elindeki sopayı yere vura vura bana doğru yaklaştı. Bir süre bankın önünde dikildikten sonra işaret parmaklarıyla iki kulağını da tıkayarak, “Oturabilir miyim?” diye sordu. Beni duyamayacağı için başımı salladım. Kör bir adama başımı salladığımı fark ettiğimde yanıma kurulmuştu bile. Kafası, fönlü kara saçları arasında sıkışmıştı. Arada sırada kulaklarını tıkıyor ve ellerini indirip kucağında birleştiriyordu. Birkaç dakikamız böyle geçti. Biraz sonra söze başlayacağını, o garip ses tonuyla – sanki boğazını sıkıyorlarmış gibi – durmadan konuşup kafamı ütüleyeceğini düşünüyordum ama tek kelime etmeden ayağa kalktı, çimleri ezerek ilerledi.
Yapacak daha iyi bir işim yoktu; ayağa kalktım, körlerin diğer hislerinin daha gelişmiş olduğunu biliyordum, bu sebeple takip edildiğini anlamaması gerekiyordu, aramızdaki mesafeyi koruyarak onu takip etmeye başladım. En sonunda, karşıya geçmek için yol kenarında beklerken yanına gelerek durdum. Yanına geldiğimde yine parmaklarıyla kulaklarını tıkadı. Yol boşaldığında ilerlemeye devam etti. Bu hareketine mantıklı bir cevap bulabilmek için hiçbir ipucu yoktu; sanırım daha iyi hissedebilmek için yapıyordu bunu. Karşıya geçtikten sonra spor aletleri ve şişman kadınlarla dolu bir parkın içine girdi.
İleride, yarım ay şeklinde düzenlenmiş iki katlı beton tribünlerin ortasında paten süren çocuklardan bir tanesi ona doğru ilerledi. Garip bir şeyler vardı havada; gizemli, anlaşılmaz… Kendimi bu havaya kaptırdığım için olacak, solumdaki heykelin arkasına geçip uzaktan seyrettim. Çocuk, adamın etrafında dönmeye başladı. İyice havaya girmiştim. Büyük bir operasyonun ortasındaydım muhakkak; az sonra çocuk elini uzatıp adamın cebine bir mikroçip bırakacaktı. Suç örgütleri, ajanlar…
Pek tabii, koca bir parkın ortasındaki tek heykelin arkasında sonsuza dek saklanamazdım. Gizlendiğimi gören birkaç dilenci çocuk birbirlerine vurup bana doğru koştular. Sağımdan solumdan gelip dizlerine çöktüler ve bacağıma sarıldılar. Hep bir ağızdan, “Abi ne olur bir şey ver. Annemiz çok aç.” diyorlardı.
Pantolonumu tutarken çocuklar tekrar ediyor, patenci çocuk da hâlâ adamla uğraşıyordu. Tepemden gelen sesle başımı kaldırdım. Biri önümdeki aslan heykeline oturmuş, elindeki bereyi sallıyor, “Bir gün herkes anlayacak!” diye bağırıyordu.
Pantolonumu ve adamı kaybetmemek için cebimdekileri açık duran ellerden birine bıraktım. Bu küçük pislikler de operasyona dahil olmalıydılar ve işlerinde oldukça iyiydiler. Çünkü onlardan kurtulmayı başardığımda alışverişi bitiren adamı taksiye binerken gördüm. Ne yazık ki son paramı devletin küçük ellerine tutuşturduğumdan taksiye binemeyecektim ama bir yol bulmalıydım.
Etrafıma bakınırken bir ağacın dibine bırakılmış bisikleti görünce koştum. Bugün şanslı günümdü ve kimse beni durduramazdı. Bisikletin üzerine atladım. Yola çıkıp taksinin peşine düştüm. Fakat az önceki pislikler beni çoktan fark etmişlerdi; arkamdan koşuyorlardı. Ufak taşlar atarak savaşa gider gibi bağırıyorlardı. Arkama baktım. Havaya fırlatılmış hamur gibi her yeri sallanan bir çocuk vardı arkamda. Göbeği kadar bir taşı kaldırmış koşuyordu. Pedallara yüklenip daha hızlı çevirmeye başladım. Aradaki mesafeyi açınca sesleri kesildi.
Onlardan kurtulduğuma sevinmeye fırsat bulamadan frenlere yüklendim. Taksi önümde değildi. O kargaşa içinde ne olduğunu, nereye gittiğini gözden kaçırmıştım. Neyse ki İstanbul, araç takip görevlerinde daima takip edene avantaj sağlıyordu. Tıkalı trafikte ağır ağır ilerleyen araçlara bakındım. Oradaydılar; yüz metre geride ufak adımlarla bana doğru yaklaşıyorlardı. Fazlaca vaktim vardı. Bisikletten indim, kaldırımın köşesine oturdum. Bir süre sonra taksi yanıma gelebildi; buradan içini görebiliyordum. Fazlaca esmer şoförün arkasında unutulmuş eşya gibi duruyordu, kıpırtısız.
Tam kapıyı açıp içeri dalacaktım ki bana yaklaşan çocuğu fark ettim. İlk başta şu şişman çocuktur diye korkmadım değil ama bunun elinde taş yoktu. İki eliyle tuttuğu çay bardağıyla dikkatlice yürüyor, parmak arası terlikleri yere sürtüyordu. Nihayet yanıma gelip yüzüme bakmadan oturdu. Dilini uzatıp ucunu çaya yavaşça değdirdi. O an kendimi geri çekerek baktım ona. O ise gülümseyerek yudumladı çayını. Birkaç yudumdan sonra kız istemeye gelen misafir havasında bardağı kucağına indirdi.
“Benim adım Beydeba. İlk ismim bu. Bu arabalar kadar çoklar aslında ama ben bunu seçtim. Sen hangisini seçerdin?”
“Turtuşi.”
“Arabalardan bahsediyordum,” dedi bana bakarak ve bardağına dönerek içmeye devam etti.
Bu pişkin hareketleri karşısında kalakaldım. Son yudumunu kafasına dikip bardağı sertçe tabağına indirdi. Dediğim gibi işlerini çok iyi yapıyorlardı ama bu sefer beni yavaşlatmalarına izin vermeyecektim. Taksinin sağdan ilerlediğini görünce ani bir kararla ensesine yumruğu patlatıp bayılttım çocuğu ve tekrar bisikletime atlayıp peşine düştüm.
Sağ, sol, sağ, sağ, sağ… Düz, dar, çok dar. Kuru mama ve rutubet kokusuyla karışmış gazete kâğıtları… Dapdar sokaklardan geçiyorduk. Yol daraldıkça yaşamlar azalıyordu. Sessizlik artıyordu. Rampa, pam… Meyve suyu kutusu, tıs… Her zamanki gibi, kediler, miav… Etrafta evler olsa da bu sessizlikte yaşayanlar olduğuna bir türlü inanamıyordum. Belki bu evler yaşanmak için yapılmamıştı. Sadece sokakların kendi evleri olmalıydı.
Yavaşça geçtiğimiz bu evlerden sonra geniş bir yola girdik ve bir anda her şey değişiverdi. Sokakların bitiminde bir dergiden kesilmiş de oracığa yapıştırılmış bir resmi andıran ormanın girişinde durduk. İşte bu yeni bir şeydi. Adam taksiden indi ve ormanın içine doğru ilerledi. Bisikleti kaldırıma bırakıp adamı gözden kaçırmamaya dikkat ederek ormana daldım. Zayıf ağaç gövdelerinin arasından izleyebiliyordum onu. Sopasını öne doğru uzatmış, sağındaki ağaçlara vura vura yürüyordu.
Beş on metre yürümemiştim ki bir ses duydum, arkamdan geliyordu, buruşturulan kâğıt sesi. Takip ediliyordum. Ani bir hareketle kendimi en yakınımdaki ağacın gölgesine attım ve arkamı kontrol ettim. Birkaç sefer tekrarladım bu işi çünkü arkama bakmamla birlikte ses kesiliyordu. Çok geçmeden sesi boş verdim ve işime odaklanıp yürümeye devam ettim.
Adam, uzunca bir patikanın sonunda geniş bir açıklığın önünde durdu. Bu açıklığın ortasında ahşap bir kulübe vardı. Parmaklarını kulaklarına tıkayarak eve yöneldi ve içeri girdi. Evet, ne olacaksa bu evde olacaktı. Hızlı ve geniş adımlarla, bir iki takla atmayı da ihmal etmeyerek, pencerenin önüne kadar geldim.
Pencere açıktı ve derin bir kuyunun ağzını andırıyordu. Kafamı içeri uzattığımda başımı soğuk bir akışa kaptırıverdim. Sanki milyonlarca karınca kafamın arkasından içime doluyordu. Yavaşça içeri çekiliyordum. Ayaklarım havalanmaya başlayınca sağ ayağımın olduğu yerde bir boşluk fark ettim. Parmak ucumu duvardaki boşluğa geçirip kendimi tutmayı başardım. Pencerenin kenarından destek alarak kendimi bu akıştan kurtardığımda kulaklarım çınlamaya başladı. Ve bu, fiziğin öldüğünün kanıtıydı.
Fiziğin ölmemesi için ya tüm bunlar rüya olacaktı ya da tam da burada öldürülecektim.
Sağ ayağımı geriye doğru atınca heyecanım arttı.
“Öleceksin fizik.”
Diğer ayağımı da attım.
“Öldüreceğim seni. Ben öldüreceğim. Arkamı döneceğim ve kurtulamayacaksın benden.”
Bir hışırtı geldi. O ses… Buruşuk kâğıt… Arkamı dönmemle suratıma sert bir şey çarptı. O an aniden kararan görüşümün ortasında birkaç güçlü ışık çaktı. Çok geçmeden bu ışıklar binlerce küçük parçaya bölündü ve kalp atışlarımla birlikte yanıp sönmeye başladılar. Burnum sızlarken kulaklarımdaki çınlama giderek artıyordu. Bütün gözeneklerimden kan süzülüyor gibiydi. Süzülenler dudağımda birikiyor, boşluklardan içeri sızıyordu.
Midem bulanmaya başladı. Bana vuranı görmeliydim. Kasıldım. Yüküm artıyor ve dayanamıyordum. Dizlerimin üzerine düştüm. Aynı anda karaltı yok oldu ve bana vuranla yüz yüze geldim. İleri geri sallanıyor, dengemi kontrol edemiyordum. En sonunda başımı onun yumuşak göbeğine bırakacaktım. Ama ona göre buna layık değildim. Nefretle bakıyordu yüzüme. Tahmin ettiğim gibi geri çekildiğinde yere yapıştım. Yediğim ikinci darbeyle bilincimi tamamen kaybettim.
