1990’lı Yıllardan Günümüze Teknolojik Olanakların Türkiye Sanatına Yansımaları

tarafından
Ocak 19, 2026
12 dakika okuma süresi
Duru Türkay, Artwork Detail, 2020

Toplumsal ve kültürel değişimlerin temelinde belirleyici bir güç olarak teknoloji yer almaktadır. İlk çağlardan bu yana teknoloji, hem anlam hem de teknik düzeyde sürekli bir dönüşüm ve gelişim süreci içinde olmuştur. İnsanın yapay üretim becerisi, Henri Bergson, Max Scheler ve Hannah Arendt gibi düşünürler tarafından homo faber (araç yapan insan) kavramı ile açıklanmaktadır. Bu yapay üretimler, yaşamı kolaylaştırmasının yanı sıra kültürü yeniden yapılandırmış; her dönemde sanatsal yaratı alanını da derinden etkilemiştir.

Günümüzde teknolojiyi kavramak giderek zorlaşmış, yeni medya ile yeni iletişim teknolojileri arasındaki sınırlar büyük ölçüde ortadan kalkmıştır (Yanık, 2016). Gündelik yaşamın her alanında yaygınlaşan, bedenin ve mekânın bir uzantısı hâline gelen bilgisayar ağları, internet ve dijital teknolojiler yeni medya alanı içinde değerlendirilmektedir. 1990’lı yıllarda ortaya çıkan bu dinamik süreç, Türkiye dâhil olmak üzere dünya genelinde bilgi çağına geçişle birlikte, bu dönüşüme uyum sağlayan genç kuşak sanatçılar açısından yeni anlamlar üretmiştir. Bu bağlamda dijital teknolojilerin sanatçılar için yalnızca bir araç değil, aynı zamanda düşünsel ve estetik bir üretim alanı sunduğu söylenebilir.

Sanat, teknoloji ve etkileşimin bir arada ele alınması yeni ifade biçimlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Geleneksel anlatım biçimlerinin yanı sıra kullanıcı arayüzleri, yazılımlar ve sensörler gibi yeni medya araçları sanatın üretim süreçlerine dâhil olmuş; böylece yeni medya sanatı gelişmeye başlamıştır. İnternet ve siber uzayda var olan bilgi, haritalama (mapping) teknikleri aracılığıyla görsel yapılara dönüşürken, bu yapılar özgün grafik anlatımlara evrilmektedir. Bu ortamda sanatçılar, tasarımcılar ve bilim insanları, mesajlarını iletebilmek için sürekli olarak yeni yöntemler geliştirmektedir.

Türkiye bağlamında Nil Yalter, dijital ortamı kullanan öncü sanatçılardan biri olarak öne çıkmaktadır. Yalter, resim, yerleştirme, video ve bilgisayar gibi farklı teknikleri yalnızca ayrı ayrı değil, aynı zamanda bir arada kullanarak üretim yapmaktadır. 1990’lı yıllardan sonra fotoğraf aracılığıyla oluşturduğu iki boyutlu sanal imgeleri bilgisayar ortamında işleyerek etkileşimli çalışmalara dönüştürmüştür.

Television, the Moon
Television, the Moon by Nil Yalter / Florence de Mèredieu, 1993 

1990’lı yıllar; reklam sektörünün büyümesi, tüketim toplumunun güçlenmesi ve dışa açılan ekonominin yarattığı koşullar doğrultusunda Türkiye’nin kapalı iletişim ağlarından uzaklaşarak küresel etkileşime yöneldiği bir dönem olmuştur. Disiplinler arası etkileşimin yoğunlaştığı bu süreç, sanatı da farklı bir çizgiye taşımıştır. Fotoğraf, bu bağlamda çağdaş sanatçıların ifade arayışlarında önemli bir araç hâline gelmiş; giderek yaygınlaşan kullanımıyla bu alanın sınırlarını genişletmiştir. Aydan Murtezaoğlu, fotoğrafa yaptığı müdahalelerle fotografik imgenin söylem gücünü artırmış ve izleyiciyi düşünsel süreçlerin içine çekmeyi amaçlamıştır. Sanatçı, 1999 yılında düzenlenen 6. Uluslararası İstanbul Bienali’nde dijital fotoğraf kullanan ilk isimlerden biri olmuştur. 2000’li yıllarla birlikte dijital teknolojilerin sunduğu imaj üretme ve işleme olanakları, bu alanın güncel eğilimlerini daha da görünür kılmıştır.

Çağdaş sanat pratiğinde fotografik gerçekliğin sorgulanması, gerçek ile kurgu arasındaki sınırların yeniden düşünülmesini beraberinde getirmiştir. Taner Ceylan, foto-gerçekçi üslubuyla iletişim estetiğinin kavramsal sınırlarında dolaşırken dergi ve billboard estetiği ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi irdelemektedir. Sanatçı, yaşamdan seçtiği kareleri sergi mekânında kurgulayarak bütünlüklü bir anlatı oluşturur. Fotoğraf, Ceylan için gerçekliğin içinden bir anı dondurmanın aracıdır. Ramazan Bayrakoğlu’nun dikiş tekniğiyle müdahale ettiği foto-gerçekçi çalışmaları ise dijital görüntünün teknolojik algısını el emeğiyle dönüştürerek geleneksel olan ile güncel olanı karşı karşıya getirmektedir. Bu karşılaşma, izleyiciyi gerçeklik ve yanılsama arasında bir düşünme sürecine davet eder.

Taner Ceylan, “Yeni Dünya”, Tuval üzerine yağlıboya, 140x180cm, 2006
Ramazan Bayrakoğlu, “MATERYAL.RESİM”, Tuval üzerine Piko Dikişi, 2009

Teknolojik gelişmelerle birlikte fotoğrafın doğayı yeniden üretme kapasitesine sesin kontrol edilebilirliği de eklenmiş; bu durum birçok sanatçının ses alanına yönelmesine yol açmıştır. Ses sanatı, 1990’lı yıllardan itibaren uluslararası düzeyde görünürlük kazanmış; Türkiye’de de sanatçılar sesi anlam üretim süreçlerinde giderek daha yoğun biçimde kullanmaya başlamıştır. Seza Peker’in 1999 tarihli Giz ve Açıklık adlı ses enstalasyonu, ses, ışık ve koku gibi unsurlarla duyulara hitap eden çok katmanlı bir kurgu sunmaktadır. Selda Asal ise 1990’lardan itibaren ses temelli çalışmalarıyla görsel-işitsel yerleştirme alanında üretimler gerçekleştirmiştir.

Bu dönemde dijital ortamda ses ve görseli bir araya getiren video üretimleri de yaygınlaşmıştır. Elektronik görüntü, plastik bir malzeme olarak sanatçıların ifade alanında önemli bir yer edinmiştir. Monitör, sanat nesnesi olarak kullanılırken hareketli görüntüyle yapılan anlatımlar sanatçılara daha özgür bir ifade alanı açmıştır. Nasan Tur’un Gölet ve Mavi Gökyüzü adlı performans videosu, bu bağlamda algıyı ters yüz eden dikkat çekici örneklerden biridir. 

Nasan Tur, “Gölet ve Mavi Gökyüzü”, video, 2001, 3’5 

Video enstalasyonlarda ekran, yapının taşıyıcı unsuru hâline gelmiş; izleme ve izlenme süreçleri mekânsal bir deneyime dönüşmüştür. Kutluğ Ataman, sessiz ve karanlık bir ortamda uyuyan figür imgesini minyatür bir yatak üzerine yansıtarak kırılganlık ve masumiyet çağrışımları yaratmıştır. 

Kutluğ Ataman, “Uyuyan Martin”, DVD Projeksiyon, 1999

90’lı yıllardan sonra Türkiye’de gelişen video art eğilimleri, dönemin sosyolojik meseleleriyle doğrudan ilişki kurmuştur. Göç, kimlik, bellek ve kitle kültürü gibi konular, beden, mekân ve zaman ilişkisi üzerinden ele alınmıştır. Bu bağlamda sanat tarihi, değişken ve dönüşen bir yapının tarihi olarak okunabilir; bu dönüşümün merkezinde ise teknoloji yer almaktadır.

Mekanik ve elektronik süreçlerin ardından gelen sayısal (dijital) formlarıyla teknoloji; her dönemde sanatın dokusuna sızmayı başarmakta ve sorgu alanları açmaktadır. Metin, ses, görüntü, zaman, üçüncü boyut, mekan gibi bağlamlar yeni teknolojiler yoluyla bilgisayar ortamının sayısal diline, bu alanın kodlarına çevrilebilir, burada üretilebilir ve birlikte hareket edebilir konuma gelmektedirler. Dijital ortam, görüntü üretimini bu şekilde deneysel bir alana dönüştürmektedir. Bu alanla ilişkilendirilen ‘dijital sanat’ kavramı tüm görüntü işleme süreçlerini içermektedir. Bu üretim biçimi, resimden fotoğrafa, grafikten sinemaya, çizgi filmden bilgisayar oyunlarına kadar bir dizi görsel imge üretme alanını iç içe geçmiş halkalar şeklinde birleştirmekte ve biriyle diğerinin sınırının nerede kesiştiği ya da ayrıldığı kolayca belli olmayacak şekilde yeniden üretmeyi kapsamaktadır. Bilgisayar ağları aracılığıyla bilgiye erişimin eşitlenmesi, görüntünün de çoğullaşmasını sağlamıştır.

Arayüz (interface), kullanıcı ile bilgisayar ya da hipermedya sistemi arasındaki etkileşimi sağlayan donanım ve yazılım bileşenlerini ifade etmektedir. Bu bileşenler, her türlü verinin ve bilginin işlenme sürecinde bilgisayar ortamında aracı bir rol üstlenmektedir. Dijital ortamda üretilen sanatsal anlatılar; dijital görüntü oluşturma, dijital heykel, yazılım, veritabanı ve oyun gibi alanlarda sanatçılar tarafından deneyimlenmektedir. Dijitalin sanatsal üretimde bir ortam olarak kullanılmaya başlanmasıyla birlikte internet de yeni bir medium olarak sanat alanına dâhil olmuştur. İnternet sanatının kayıt kabul etmeyen ve fiziksel bağlantı kesildiğinde varlığını yitiren yapısına karşılık, web sanatı kaydedilerek farklı elektronik mecralarda saklanabilmektedir.

Genco Gülan, 1990’ların sonunda canlı reklamları, canlı kameraları ve canlı sesleri bir araya getirerek internet sanatı (net sanat) üretmeye başlamıştır. Kaos’un Devinimi, Gülan tarafından organize edilen ve internet ortamı için özel olarak tasarlanan bir proje olarak 1997 yılında ilk kez gerçekleştirilmiştir. İstanbul’un yanı sıra on iki Avrupa şehrinden projeye katılan sanatçılar, internet üzerinden karşılıklı etkileşim içinde üretim yapmışlardır. Proje, 1998 yılında Ben Başkasıyım başlıklı kavramsal çerçeve doğrultusunda yeniden uygulanmıştır. Gülan, bu üretim süreciyle eş zamanlı olarak internet sanatının elektronik ortamda sergilenme yöntemleri üzerine de çalışmalar yürütmüş; bu araştırmalar Web Bienali’nin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

2002 yılında Yenile (Re-Load) adıyla düzenlenen internet sergisinin gördüğü uluslararası ilginin ardından, 2003’te dünyada ilk ve tek olma niteliği taşıyan Web Bienali gerçekleştirilmiştir. İnternet ortamında farklı dillere çevrilerek yayımlanan Web Bienali, geniş bir izleyici kitlesine ulaşmış ve bu sayede elektronik bir tartışma alanı oluşturmuştur. Bienale her iki yılda bir yüzlerce sanatçının katılması, düşük bütçeyle yürütülen bir sergileme modelini mümkün kılmıştır. Bu modelde her sanatçı kendi sunucusunu kullanmakta; özel gezinim (navigation) sistemi aracılığıyla izleyiciler yapıtlara ve sanatçılara kolaylıkla erişebilmektedir. Gülan’ın ifadesiyle neredeyse sıfıra yakın bütçelerle gerçekleştirilen bu yapı, sanatın izleyiciyle buluşma sürecini özgürleştirirken, kurumlara, sermayeye ve galerilere olan bağımlılık ilişkilerini de önemli ölçüde zayıflatmaktadır.

İzleyici ile sanatçı arasındaki kolay erişim olanağı, etkileşim teknolojileri aracılığıyla izleyiciyi daha aktif ve katılımcı bir düşünme sürecine yönlendirmektedir. Bu duruma örnek olarak, 2000 yılından bu yana web tabanlı tasarımlar üreten ve xurban_collective üyesi olan yeni medya sanatçısı Mahir M. Yavuz gösterilebilir. Yavuz, Avrupa ve Amerika’da çok sayıda bireysel ve grup sergisinde yer almış; Javier Lloret ile birlikte 2009 yılında Santralistanbul’da gerçekleştirilen Haritasız: Medya Sanatlarında Kullanıcı Çerçeveli adlı sergiye Haber Biçimlendirici adlı yapıtıyla katılmıştır. Kullanıcıların internetten indirilen haberlere dayanarak kendi ilişki ağlarını oluşturmalarını öneren bu çalışma, medyanın belirli bağlamlar kurarak izleyiciyi kuşatan ve yönlendiren tavrını sorgulamayı amaçlamaktadır. İzleyici, bu eserde haberin algısını kendi bakış açısı doğrultusunda yeniden inşa etmektedir.

Mahir M. Yavuz & Javier Lloret, “Haber Biçimlendirici”, Etkileşimli Yerleştirme, 2009 

Teknoloji ile sanat arasındaki etkileşimin giderek değişen ve gelişen yapısı, her biri farklı yetkinlikler gerektiren disiplinlerin bir araya gelmesini ve buna bağlı olarak grup projelerinin artmasını beraberinde getirmektedir. Proje kavramı, tasarı ya da tasarı geliştirme sürecini ifade ederken, sonuçtan ziyade kurguyu ve süreci öne çıkarmaktadır. Sanatsal üretim ortamının yanı sıra eğitim alanında da gündeme gelen bu yaklaşımın, öğrencilere bilimsel araştırma ve planlama yeteneği kazandırdığı; eleştirel düşünme becerilerini geliştirdiği ve disiplinlerarası bağlantılar kurarak bu becerileri kullanmalarını teşvik ettiği söylenebilir. Günümüzde bu yöntemi kullanarak üretim yapan sanatçılar arasında yeni medya sanatçısı Refik Anadol öne çıkmaktadır.

Refik Anadol, parametrik veri heykeli yaklaşımıyla mekâna özgü kamusal sanat, sürükleyici yerleştirmeler ve canlı ses/görsel performanslar üzerine çalışmalar üretmektedir. Sanatçının eserleri, mimarlık ile medya sanatları arasında hibrit bir ilişki kurarak dijital ve fiziksel ortamlar arasındaki sınırları araştırmaktadır. Anadol; Maurizio Braggiotti ve Efe Mert Kaya ile birlikte, Bilgi Üniversitesi İletişim Tasarımı ile Fotoğraf/Video bölümlerinde öğrencilik dönemlerinden başlayarak, sonrasında öğretim üyeliği süreçlerinde de birçok ortak projeye imza atmıştır. 2011 yılında Serkan Arslan’ın ekibe katılmasıyla bu birliktelik Antilop adı altında kurumsal bir yapıya dönüşmüştür. Antilop, ağırlıklı olarak görsel-işitsel performanslar ve interaktif çalışmalar üreten; konvansiyonel ekranın ötesine geçen görüntü teknolojileri üzerine uzmanlaşmış, ilhamını bilim, sanat ve mimariden alan bir yeni medya ajansı olarak faaliyet göstermektedir. Bünyesinde ses mühendisinden mimara uzanan disiplinlerarası bir ekiple İstanbul, Los Angeles ve Berlin’deki üç farklı stüdyoda çalışmalarını sürdürmektedir.

Teknolojinin geçmişten günümüze süregelen gelişimi, sanatı da sürekli bir dönüşüm ve yenilenme süreci içinde etkilemiş ve etkilemeye devam etmektedir. Bu çalışmada, 1990’lardan itibaren yeni medya teknolojilerinin Türkiye’deki yansımaları genel bir çerçevede ele alınmış; gelişen teknolojik olanakların, hangi dönemde ortaya çıkarsa çıksın, sanatın ifade biçimlerine dâhil olmaktan kaçınamadığı görülmüştür. Her çağ, bir öncekinin estetik ve düşünsel birikimini geride bırakarak değişmekte; yeni olan, sanatın yapısına eklemlenerek üretim süreçlerini dönüştürmektedir. Özellikle 1990’lar sonrası “internet çağı” olarak adlandırılan dönemde, yeni medya teknolojileri, algoritmalar, yapay zekâ ve web sanatı gibi deneysel üretim alanlarında çalışan Türk sanatçılara ilişkin daha fazla örnek sunulabilir ve bu üretimler derinlemesine incelenebilir. Bu dönem, toplumun alışkanlıklarını ve kültürel yapısını dönüştürdüğü gibi, sanat alanı için de yeni perspektifler açmaktadır. Sürekli yenilenen bu ortam, gelecekte sanatsal pratiklerde yeni algı biçimlerine, yeni sorun alanlarına ve yeni araçlara kapı aralayacak bir potansiyel taşımaktadır.

KAYNAKÇA

  1. Aytekin, C. A., & Aytekin, A. B. (2020). Proje tabanlı öğrenme ve yeni medya sanatı çıkışlı sanat projesi. Uluslararası Kültürel ve Sosyal Araştırmalar Dergisi (UKSAD), 6(2), 696–708.
  2. Jeff Talks. (2016, 17 Aralık). STUDIO×ISTANBUL. https://www.studio-xistanbul.org/tr/events/jeff-talks-antilop
  3. Karaçalı, B. (2009). Türkiye’de sanat ve yeni medya (Sanatta yeterlik tezi).
  4. Nil Yalter. (t.y.). Television the moon. http://www.nilyalter.com/works/35/television-the-moon-by-nil-yalter-florence-de-meredieu-1993.html
  5. Öztürk, P. (2019). Tekno-kültür ve sanat ilişkisinde dijital enstalasyon. ISAS Winter, 127–133.
  6. Refik Anadol. (t.y.). About.
    https://refikanadol.com/about

Renklerin ve belleğin izinde yürüyen bir sanatçıyım; gravürden video arta uzanan yolum, kimliğin gölgelerini ve izleyiciyle kurduğum bağı arıyor.
Sanatın iyileştirici gücüne inanarak yoga, yazarlık ve sanat terapisiyle ruhumu besledim.
BASE’den Beşiktaş’a, Eskişehir’den Trakya’ya uzanan sergilerde işlerim, başka hayatlara dokundu.
Qyou Art Studio’da yarattığım projelerle sanatı, girişimi ve tasarımı aynı bütünün farklı yüzleri olarak görüyorum.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bunu Kaçırma!