Telefon çalıyor. Gece…
Bilinmeyen numara.
Açıyorsun. Karşıdan o tanıdık ses geliyor:
“En sevdiğin korku filmi hangisi?”
Cevabı çok net olan bir soru bu.
Scream.
En azından benim için öyleydi. Son filme kadar.
Korku sinemasını hala bir “kaçış alanı” olarak okumak artık bana naif geliyor. Çünkü korku hiçbir zaman sadece kaçış olmadı. Korku, sinema tarihinin en politik türlerinden biri oldu; bunu sadece doğrudan sloganlarla değil, bastırılanı geri çağırarak yaptı. Toplum neyi bastırıyorsa, korku sineması onu çarpıtarak, büyüterek ve rahatsız edici bir biçimde yeniden üreterek geri getirdi. Irkçılık, sınıf çatışması, devlet şiddeti, sömürgecilik… Hepsi korkunun içinde dolaşmaya devam etti.
Night of the Living Dead izlerken sadece zombileri izlemezsin, Amerikan toplumunun ırk çatışmalarını izlersin. The Texas Chain Saw Massacre sadece bir katil ailesi değildir, Vietnam sonrası Amerikan taşrasının çöküşüdür. Daha güncel bir örnek: Get Out ise liberal maskenin altındaki ırkçılığı parçalayarak açığa çıkarır.
Bu yüzden Scream serisini “hafif film film” olarak okumak eksik kalır. Meta olması, kendisiyle dalga geçmesi, popüler kültürü referans alması, onun politik olmadığı anlamına gelmez. Tam tersine, Scream başından beri medyanın şiddeti nasıl paketlediğini, seyircinin bu şiddeti nasıl tükettiğini ve “izleyici olmak” dediğimiz şeyin ne kadar pasif görünüp aslında ne kadar ideolojik olduğunu sorgulayan bir seri oldu.
Serinin arkasındaki isim Wes Craven’a baktığımızda bu çizgi daha da netleşir. Craven hiçbir zaman doğrudan slogan atan bir yönetmen değildi ama filmlerinde politik mesajlar verdi. The Last House on the Left Amerikan toplumunun şiddetle kurduğu ilişkiyi çıplak bir şekilde ortaya koyarken, The Serpent and the Rainbow Batı’nın Haiti üzerindeki sömürgeci bakışını ve müdahaleciliğini korku üzerinden tartışır. Oradaki korku sadece “voodoo” değildir, Batı’nın kontrol etme arzusunun kendisidir.
Ve tam bu noktada Scream 7 devreye giriyor. Çünkü bu sefer politik olan şey filmin kendisi değil, doğrudan filmin üretim süreci. Ve bu süreç sadece politikleşmekle kalmıyor, aynı zamanda disipline ediliyor.
2023 sonrası Hollywood’da Filistin meselesi, sektörde görünmez ama çok sert bir kırılma yarattı. Yüzlerce oyuncunun imzaladığı ateşkes çağrıları ilk bakışta bir dayanışma hissi yaratıyor gibi görünüyordu. Ama çok kısa sürede bu dayanışmanın sınırları çizildi. “Ateşkes” demenin bile bir bedeli olduğu açıkça ortaya kondu.
Melissa Barrera bu bedelin en görünür örneklerinden biri oldu. Barrera’nın paylaşımları sivillerin korunması ve insan hakları üzerineydi. Buna rağmen stüdyo bu dili “kabul edilemez” olarak çerçeveledi ve onu projeden çıkardı. Barrera ise geri adım atmadı, Filistinlilerin hayatının değersizleştirilmesine karşı konuştuğunu açıkça ifade etti.
Bu sadece bir oyuncunun işten çıkarılması değildi. Bu bir sınır çizimiydi.
Ne söylenebilir, ne söylenemez; kim konuşabilir, kim susturulur.
Ve bu sınır çizimi sektörde yankılandı. Ateşkes çağrılarını imzalayan ya da daha görünür şekilde konuşan bazı oyuncuların projelerden sessizce çıkarıldığı, yeni işlere dahil edilmediği, ajans ilişkilerinin değiştiği konuşulmaya başlandı. Resmi bir “kara liste” yok belki ama endüstriyel hafıza böyle çalışır. Kimin riskli olduğu hızlıca öğrenilir ve sistem kendini buna göre hizalar.
Bu noktada meselenin sadece bireysel olmadığını görmek gerekiyor. Bu, doğrudan medya sahipliği ve ideolojik kontrol meselesi. Donald Trump döneminde daha görünür hale gelen kültürel kutuplaşma, belirli ideolojik pozisyonları meşrulaştırırken diğerlerini marjinalleştirdi.
Yani Barrera’nın yaşadığı şey bir istisna değil, bir örnek. Sistemin nasıl çalıştığını gösteren bir eşik anı.
Bu kırılmanın ardından Jenna Ortega’nın projeden ayrılması, filmi sadece politik değil yaratıcı olarak da boşluğa düşürdü. Çünkü son iki filmde kurulan yeni merkez bir anda yok oldu.
Ve burada Hollywood’un en tanıdık refleksi devreye giriyor: güvenli olana dön, nostaljiye yaslan.
Hikaye yeniden yazılıyor. Odak tekrar Sidney Prescott’a kaydırılıyor. Kevin Williamson’ın projeye daha aktif şekilde dahil olması bu dönüşü “köklerine dönüş” gibi paketliyor. Hatta Stu Macher gibi karakterlerin yeniden gündeme gelmesi bile konuşuluyor.
Ama bu bir yaratıcı tercih olduğu kadar bir kriz yönetimi stratejisi. Yeni hikaye çöktüğünde, en güvenli liman geçmiş oluyor. Nostalji burada sadece duygusal bir araç değil, ekonomik bir sigorta.
Ve sistem çalışıyor. Tüm boykot çağrılarına rağmen film gişede güçlü bir açılış yapıyor. Bu da başka bir gerçeği ortaya koyuyor: Hollywood için politik krizler çoğu zaman etik bir mesele olarak değil, yönetilmesi gereken bir medya problemine indirgeniyor.
Ama belki de en rahatsız edici kırılma burada değil, fandomun içinde yaşanıyor.
Bir taraf hala Wim Wenders’ın Berlinale film festivalindeki çıkışını savunarak “sanat siyasetten ayrı tutulmalı” demeye devam ediyor.
Diğer taraf ise daha temel bir şeyi hatırlatıyor: hiçbir zaman ayrı değildi.
Ve burada benim için mesele tamamen kişisel bir yere oturuyor.
Ben bu seriye bayılan biriyim. Scream’in bütün filmlerini defalarca izledim. Son iki filmi sinemada, çıktığı gün izledim. Hatta o kadar ki, kameramı alıp sinema salonunun önüne gittim, posterle fotoğraflar çektim. Arkadaşlarıma önerdim, birlikte izledik, editler yaptım. Bu seriyi sadece tüketmedim, hayatımın bir parçası haline getirdim.
Ve belki de tam bu yüzden, geldiği noktada bir utanç hissi de taşıyorum.
Çünkü bu artık sadece kötü bir yaratıcı karar meselesi değil. Bu, Wes Craven’ın kurduğu dünyanın tamamen tersine çevrilmesi gibi geliyor. Onun korku aracılığıyla açtığı o politik alanın, bugün tam tersine, bastırmayı ve hizaya gelmeyi normalleştiren bir yapıya dönüşmesi.
Daha da rahatsız edici olan ise şu: filmin içindeki bazı isimlerin, tüm bu boykot çağrılarına rağmen, gişe başarısını neredeyse bir zafer gibi sunması. Bu başarıyı kutlarken, o çağrıların neyi temsil ettiğini tamamen görmezden gelmeleri.
Ve ben bu noktada şunu fark ediyorum:
Bu filmden vazgeçmek, aslında o filme ihanet etmek değil.
Tam tersine, onun temsil ettiğini sandığım şeye sadık kalmak.
Bugün o seçimi yapmak, bir filmi izlememek, onu önermemek, onu dolaşıma sokmamak… Bunların hepsi bir “keyiften vazgeçmek” değil.
Bir taraf seçmek.
Çünkü bazen bir hikayeyi tüketmemek, onu desteklememek, en güçlü politik eylemlerden biri haline gelir.
Ve bazı anlarda, bir filmi izlemek ile izlememek arasındaki fark, sadece bir tercih değil, bir merhamet meselesidir.
