Geçtiğimiz günlerde Nilgün Toker Kılınç’ın ”Politika ve Sorumluluk” adlı kitabını okurken şöyle bir cümle ile karşılaştım:
“Hukukun ideal durumda sahip olması gereken otonomiye belki hiç sahip olmadığını, hukukun her zaman bir “aygıt” olduğunu düşünerek işe başladığımızda, bu hukuksa, yasal zoru meşrulaştırma riskimiz var. Hukukun bir iradenin ürünü olmasının, onu zorunlu olarak politik bir edim kıldığı açık.”1
Cümleyi okuduğumda, hukukun politik karakteri ile hukukun meşruiyet iddiası arasında var olan gerilimin, siyaset felsefesinin üzerinde yeniden düşünmesi gereken temel meselelerden biri olduğunu fark ettim. Günümüz dönemi veya geçmiş döneme atıfta da bulunmadan, soyut örneklerden tamamen uzaklaşmak isteyerek bu konu özelinde normatif bir siyaset felsefesi içeriği oluşturmak istedim.
Metni kaleme almadan önce ise kafamda şöyle bir soru belirdi: “Eğer hukuk zaten politik iradelerin ürünü ise, hukuk hangi zeminde politikadan bağımsız bir meşruiyet iddiasında bulunabilir?”
Modern siyaset düşüncesine baktığımızda, karşımıza çıkan şey; hukukun çoğunlukla siyaseti sınırlandıran bir kurum olduğudur. Lakin buna karşın hukuk kendisini hiçbir zaman üretmemektedir. Hukuku:
- Kurucu irade,
- Anayasal iktidar,
- Yasama organı yapar. Yani aslında politik öznedir.
Buradan hareketle biz hukukun daha doğmadan önce dahi siyasetin içinde olduğundan söz edebiliriz.
Dolayısıyla hukukun siyasetten bağımsız olduğu düşüncesine ait tüm fikirlerin temelinde aslında hukukun meşruiyetini korumak adına kurulmuş teorik bir varsayım yatıyor dersek, haksız olmuş olur muyuz? Öyleyse hukuk bağımsızdır demek yerine, hukukun bağımsız olması gerekir söylemini kullanmak daha uygun düşecektir.
Burada meşruiyetten kastettiğim şey yalnızca hukukun yürürlükte olması değildir. Asıl mesele, hukukun yalnızca siyasal iradenin ürünü olmasının ötesinde, hangi normatif zeminde meşruiyet kazanabildiğidir. Çünkü bir normun yürürlükte olması ile meşru kabul edilmesi aynı anlama gelmemektedir.
Temelde siyasetin bulunduğu şeylerde, eğer siyaseti yönetmeye sahip erkin gücü toplumu ikna edebilecek seviyedeyse, çoğu şeyi siyasi erk kendi siyasal aracı olarak kullanmaya başlar. Bu, toplumların siyasi erke teslim olduğu ülkelerde kaçınılmaz bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Siyasi erkin, bahsini ettiğimiz araçları kullanmaya başlayabilmesi ve kendini yasallaştırması ve belki de meşruiyetini derinleştirmesinin kaynağı da hukuktan geçmektedir. Hukukun yalnızca siyasal iradenin tekniğine indirgenmesi, onu hukuk olarak ayakta tutan normatif zemini tartışmalı hale getirir. Ancak şu da unutulmamalıdır ki, hukukun politik karakterinin varlığı tümüyle kaçınılmazdır. Ancak belki de hukuk politik karakterini görünmez- kullanılmaz çalıştığı ölçüde hukuk olarak işlevini yürütebilir.
Tam da bu nedenle sorun, hukukun politik bir kökene sahip olması değildir. Sorun, politik iradenin hukuk haline gelirken hangi normatif ilkeler tarafından sınırlandırıldığıdır. Çünkü siyasal iradeyi hukuka dönüştüren şey yalnızca karar alma yetkisi değil; o kararın adalet, eşitlik, özgürlük ve kamusal meşruiyet gibi ilkeler karşısında gerekçelendirilebilir olmasıdır.
Öyleyse bizim için hukukun politik olması veya süreç içerisinde hukukun politik oluyor olması temel bir sorun teşkil etmemelidir. Çünkü bahsettiğimiz gibi hukuk zaten politiktir. Asıl problem, siyasal iradenin hukuku hangi ilkelere bağlı kalarak kurabileceği ve hukukun politik niteliğinin hangi normatif sınırlar içerisinde meşruiyet kazanabileceğidir.
Bundan hareketle siyaset felsefesi içerisinde sormamız gereken soru “Hukuk politik midir?” olmamalıdır. Sorumuz: “Politik olan hukuk hangi ilkeler sayesinde kendi politikliğini sınırlandırabilir?” olması gerekir.
Bu noktadan hareketle siyaset felsefesinin temel problemi, hukuku siyasetten kurtarmaya çalışmak olmamalıdır. Çünkü hukukun politik kökeni bütünüyle ortadan kaldırılabilecek bir olgu değildir. Asıl problem, politik iradenin hangi koşullar altında hukuk olarak meşruiyet kazanabildiği ve bu dönüşümün hangi normatif ilkeler tarafından sınırlandırıldığıdır. Bu nedenle araştırılması gereken yalnızca hukuk ya da siyaset değil; siyasal iradenin hukuka dönüşmesini mümkün kılan felsefi zemindir. Belki de siyaset felsefesinin gelecekte daha fazla yoğunlaşması gereken araştırma alanı da tam olarak burasıdır.
- Kılınç, N. T. (2012). Politika ve sorumluluk. İletişim Yayınları. ↩︎
