(Bu metin, Ahmet T. Kuru’nun İslam medeniyetlerinin geri kalmışlığı üzerinde yazdığı tezden yola çıkarak yapılmış bir çalışmadır)
İslam dünyasının erken dönemlerinde, felsefi dinamizmin, ekonomik zenginliğin ve entelektüel bilgeliğin zirve yaptığı bir iklim hakimdir. Batı Avrupa ise karanlıklar içinde, çatışmalı ve tek sesli bir feodalizmin pençeleri arasındadır. Yani İnsanlık tarihinin en parlak ve entelektüel çevresi bir zamanlar aydınlık bir halde orta doğu dolaylarında, gericileri ise karanlık içinde Batı Avrupa’da yaşıyordu. Ancak zamanla bu tablo tam tersine dönmüş; batı, kolektif ve bireysel olarak bilimsel ve ekonomik bir sıçrama yaşarken, islam dünyası otoriter rejimlerin, ekonomik durgunluğun ve entelektüel yozlaşmışlığın etkisine girmiştir. Ahmet T. Kuru, ‘’İslam Otoriterlik ve Geri Kalmışlık’’ adlı eserinde bu dönüşümün tarihsel nedenlerini analiz ederken hem İslam’ın özünden dolayı geri kaldığını savunan özcü yaklaşımlara karşı çıkıyor hem de tamamen dışsal faktörlere (sömürgecilik, istilalar) suç atan sığ argümanları reddediyor. İslam dünyasındaki bu krizin temel sebebini, entelektüel sınıfları ve bağımsız burjuvaziyi yok eden ulema-devlet ittifakı olduğu gerçeğine ışık tutuyor. Bu yazıda Ahmet T. Kuru’nun bu tezi ışığında İslam dünyasının geri kalmışlığının sebebine açıklama getirmeye çalışacaktır.
Altın Çağ ve Erken Dönem Dinamizmi (7.-11. yüzyıllar)
7. ve 11. asırlar İslam dünyasının, din ile siyasi otoritesinin mutlak bir birliktelik içinde olmadığı, aksine çok sesliliğin korunduğu bir altın çağ dönemidir. Bu dönemde Müslüman toplumların sergilediği ekonomik ve felsefi başarılar, dindarlığın dar kalıplara sıkıştırılmadığı bir özgürlük alanının mevcudiyeti sayesinde mümkün olmuştur. Ulema sınıfı siyasi iktidardan özerk, bürokratik bir uzantı değildi. Ebu Hanife gibi ulemaların devletin kadılık tekliflerini reddetmesi ve bağımsızlıklarını koruması erken dönem İslam dünyasında entelektüellerin siyasi otorite karşısındaki bağımsızlığının en büyük örneklerindendir. Devletin himayesini reddeden bu ulemalar ve aileleri büyük ölçüde üretim ve ticaretle uğraşıyordu. Kendilerine yarattıkları ekonomik bağımsızlık da özgür düşünce fikrini körüklüyordu. Kamu fonlarından beslenmeyen, geçimini serbest ticaret ve Pazar ekonomisiyle sağlayan bu özerk alimler ve tüccarlar sınıfı felsefi ve bilimsel gelişmenin hem temsilcileri hem de finansörleri halindeydiler. Farabiler, İbni Sinalar ve Biruniler bu kurumsal bağımsızlık sayesinde yetişerek bilim dünyasında etkili olmuşlardır.
Kırılma Noktası ve Ulema-Devlet İttifakı
Ancak 11. yüzyıla geldiğinde bu dinamizmi kökünden sarsan güçlü sosyo-ekonomik ve politik dönüşümler baş göstermiştir. Gazneliler ve ardından gelen Selçuklu Devleti’nde asker sınıfı devlet yönetiminde mutlak bir egemenlik kurmuştur. Selçukluların büyük coğrafyalarda yaptığı askeri fetihler bölgedeki Şii hareketlerinin yarattığı teolojik tehditlerle birleşince devlet Sünni bir Ortodoksi inşa etme yoluna gitmiştir. Modern dönemde karşılaşacağımız rantçı devlet tartışmalarından çok daha erken döneme denk gelen bu kırılma, ekonomik gücünü petrol gibi doğal yeraltı kaynaklarından değil ikta sistemi adı verilen arazi tahsisi geleneğinden almıştır. 11. yüzyılda kurumsal hale gelen bu askeri iktisadi rejim, ekonominin süratle askerileşmesine yol açmıştır. Serbest ekonomiyi neredeyse yok eden bu yöntem tüccar sınıfını marjinalleştirmiştir. Ekonomik bağımsızlığını kaybeden ulema sınıfı siyasi otoritelerin himayesi altına girmeye başlamıştır. Siyasi otoritenin etkisi altına girmek ve devletle yakın ilişkiler kurmak, modern zamandaki petrole dayalı rantçılıktan asırlar önce devlet gücünün ekonomik kaynakları tekelleştirerek sivil toplumu kuruttuğu ve uzun süre devam edecek bir ‘’patika bağımlılığına’’ yol açtığı kritik bir dönüm noktasıdır. 11. yüzyılda sonra devletle ulemanın yaptığı bu zoraki evliliğin en büyük sembolü vezir Nizamülmülk tarafından kurulan Nizamiye medreseleridir. Selçuklu idarecileri, bu medreseler aracılığıyla dini çevreyi kontrol etmeyi, denetlemeyi ve ulemayı bizzat devlet hizmetine sokmak üzere eğitmeyi amaçlamıştır. 12. yüzyılın başlarına doğru geldikçe bu dönemin kilit figürlerinden Gazali ile karşılaşırız. Gazali, kurulan bu yeni düzenin adeta mimarıdır. Farklı fikirlere sahip filozofları ölümle cezalandırma yaklaşımı, rasyonel düşünceye ağır bir darbe indirmiştir. Tabii ki Gazali gibi büyük bir ulema, filozof ve bilgin bu konuda yaptığı hataları görmüş ve medresedeki resmi görevinden ayrılmıştır. İnzivaya çekilmiş ve devlet yöneticileriyle yakın ilişkilerden kaçınmıştır. Ulema-devlet ittifakından duyduğu derin pişmanlığı her fırsatta dile getirmiştir. Ancak Gazali’nin bu şahsi pişmanlığı, kurumsallığı konusunda temellerini attığı yapıyı değiştirmeye yetmemiş ve faydasız kalmıştır.
Batı’nın Yükselişi ve Avrupa’daki Zıt Dönüşüm.
İslam dünyası ulema-devlet evliliğiyle tek sesliliğe doğru sürüklenirken, Batı Avrupa’da tam tersi yönde gelişmeler ve çeşitlilik zemin kazanıyordu. 11. yüzyıl her iki medeniyet içinde zıt yönlü birer dönüm noktasıdır. İslam dünyası din ve siyasetle tek bir noktada birleşirken Batı Avrupa’da Katolik kilisesi kralların ve imparatorların dini kurumlara müdahalesini sınırlamak için ciddi radikal adımlar atmıştır. Batı Avrupa’da kilise, krallar, feodal yapılar ve hızla yükselen tüccar sınıfı arasında yaşanan bu mücadeleler, hiçbir aktörün mutlak bir tekel kurmasına izin vermemiştir. Tek seslilik ve dogmalardan kurtulmaya çalışan Batı Avrupa hiçbir kurumsallaşma ve ittifaka zemin bırakmamıştır. Kurumsal olarak yaşanan bu bölünme felsefi ve bilimsel düşünceye muazzam bir sığınak sağlamıştır. Batı Avrupalılar bu sığınakları biraz daha büyüterek bu alanları Üniversitelere çevirmişlerdir. Tercümelerle felsefe ve bilimi yeniden keşfetmişlerdir. Entelektüel sınıfın doğuşu tetiklenmiştir. Aynı dönemde Avrupa’da ticaret canlanmış, Floransa’ da ilk altın paranın basılmasıyla ticaret genişletilmiş ve feodal kısıtlamalar aşılmaya başlanmıştır. Batı Avrupa’daki bu dinamizmin temelinde bireyleri düşünmeye ve icat yapmaya teşvik eden kuralların yattığını bir gerçektir. İslam dünyasındaki sömürücü ulema-devlet ittifakı ise bu izinlerini vermemiş, sivil toplumu boğmuştur. Sonuç olarak Batı; üniversitelerin kurulması, burjuvazinin doğuşu, coğrafi keşifler, Rönesans ve bilimsel devrim ile makası kapatıp öne geçerken; İslam dünyasındaki ulema-devlet ittifakı, bağımsız yaratıcı entelektüellerin ve girişimci sınıfların doğmasını engellemiştir.
Ulema-Devlet İttifakının Zirvesi ‘’Osmanlı’’
Ulema-devlet birlikteliğinin en kusursuz ve merkeziyetçi modeli şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu döneminde olmuştur. Osmanlı, Selçuklulardan devraldığı mirası bürokratik bir gerekliliğe ulaştırmış ve ulemayı bizzat devlet hiyerarşisinin maaşlı memuru haline getirmiştir. Bu sistem askeri ve idari olarak devasa bir güç ve istikrar oluşturmuştur. Fakat entelektüel ve bilimsel alanda tam bir tekele ve durgunluğa sebebiyet vermiştir. Osmanlı uleması 16. yüzyıldan itibaren felsefe, kelam ve tabiat bilimlerini müfredattan tamamen dışlayarak dini ilimler ve fıkıha indirgemiştir. Tabiat bilimleri ve felsefe gericiliğin kurbanı olup gelişim alanlarından uzaklaştırılmışlardır. Örneğin tıp alanında geri kalmışlığın sebeplerinden bir tanesi anatomi alanındaki yetersizliktir. Çünkü insan tasviri medreselerce yasaklanmıştır. 19. yüzyıla kadar ilkel anatomi tekniklerine körü körüne bağlı kalınmıştır.
Osmanlı İmparatorluğundaki ulema-devlet ittifakının doğa bilimleri ve rasyonel düşünce üzerindeki boğucu baskısını gösteren bir başka trajik olay da ”Takiyüddin Rasathanesi” olayıdır. 1577 yılında Sokollu Mehmed Paşa öncülüğünde kurulan ve Avrupa’daki rasathanelerle kıyaslanabilecek kadar iyi durumda olan ‘’Takiyüddin Rasathanesi’’, Şeyhülislam Ahmed Şemseddin tarafından ”gökleri gözlemenin uğursuzluk getireceği” yönündeki söylemleri ve baskıları 1580 yılında Osmanlı Devletinin kendi rasathanesini kendi donanmasının top atışlarıyla yıkıp yerle bir etmesine sebep olmuştur. Batı’da Kopernik ve Galileo gibi isimler gökyüzünü inceleyip modern astronomiyi inşa ederken, İslam dünyası ulema-devlet kurumsallaşmasının tekelini inşa etmekle meşguldü. Matbaa da aynı kurumsallaşmanın doğurduğu baskıdan nasibini almış, geç gelmiş veya gelse de etkili biçimde kullanılamamıştır. Bu gibi durumlar kurumsal zihniyetin tıkanmasının entelektüel alanda yarattığı sorunlardan sadece bazılarıdır.
Sonuç
Geri kalmışlığı açıklarken Haçlı ve Moğol istilalarının etkisini mutlaklaştıran savunmacı yaklaşımları benimsemek yanlıştır. 11. yüzyıldaki Haçlı seferleri ile 13. yüzyıldaki Moğol istilalarının yarattığı fiziki yıkım, kütüphanelerin yakılması, ziraat kanallarının yok edilmesi kuşkusuz büyük zararlar vermiştir. Ancak bunlar geri kalmışlığın tek sebebi elbette olamazlar çünkü Moğol sonrası dönemde bile Osmanlı, Safevi ve Babür gibi devasa, zengin imparatorlukların kurulabilmiştir. Asıl kalıcı yıkım, istilalardan çok önce başlayan ve istilaların yarattığı güvenlik krizleriyle daha da katılaşan kurumsal zihniyet kapanması ve ulema-devlet ittifakının birlikteliğidir. İslam dünyasının bugünkü durumunu incelerken hem batı merkezli oryantalist çevrede hem de islamcı muhafazakar çevrelerde sıkça karşılık bulan ”özcü” bir yaklaşım vardır. Yaptığımız çalışmanın kesin bir dille reddettiği bu özcü düşünce islam dininin karakteri gereği bilime ve sekülerleşmeye tarih boyu kapalı olduğunu, dolayısıyla geri kalmışlığın ve otoriterliğin dinin bizzat kendi özünden kaynaklandığını iddia eder. Bu dayanaksız ezberi sarsmak için tarihte geriye bakmak en doğru cevap olacaktır. 7. ile 11. yüzyıllar arasındaki felsefi gelişimi, özerk ulemayı ve zengin tüccar sınıfını gördüğümüz bu dönem, dinin özü gereği ilerlemeye engel olmadığının en büyük kanıtıdır. Sorun teolojik açıklamalarda değil, 11. yüzyıldan bu yana inşa edilen sömürücü ulema-devlet ittifakındadır. İslam dinini gericiliğe mahkum eden şey dinin kendisi değil, kurumsallaşan sömürgeci siyasi-dini mekanizmadır.
Çözüm
Modern dönemde ise iki tehlikeli kutup vardır. Seküler otoriterlik ve dini otoriterlik. Erken cumhuriyet dönemi ulemayı tasfiye etme ve modernleşme adına camileri ve vaazları devlet kontrolüne alarak tepeden inme şekilde seküler otoriterliği dayatmıştır. Ancak bu durum da bağımsız dindarlığı ezdiği için uzun vadede dinci otoriter refleksleri büyük oranda etkilemiştir.
İslam dünyasının makası yeniden kapatabilmesi ve iç yapısındaki derin krizleri aşabilmesi, dinin özünü suçlayan o sığ özcü yaklaşımlarla değil, ulema ile devlet arasındaki bu sömürücü ittifakın kurumsal olarak lağvedilmesiyle mümkündür. İhtiyaç duyulan şey; yaratıcı entelektüellere, özerk akademilere ve bağımsız iktisadi aktörlere nefes alabilecekleri özgür, rekabetçi ve kapsayıcı kurumsal alanların yeniden açılmasıdır. Aksi takdirde, ulema ile devlet arasındaki o asırlık kokuşmuş evlilikten vazgeçilmediği sürece, Müslüman toplumlar asırlar boyu neden gelişemediklerini tartışma devinimi içinde olmaya mahkum olacaklardır.
KAYNAKÇA
Ahmet T. Kuru- İslam Otoriterlik ve Geri Kalmışlık, Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma (Ana Kaynak)
https://api.pageplace.de/preview/DT0400.9781108321242_A45553980/preview-9781108321242_A45553980.pdf
https://www.jadaliyya.com/Details/40252
https://kitalararasi.com/2022/02/ulema-devlet-ve-rant-islam-dunyasinda-otoriterlik-ahmet-kuru/
Yener Orkunoğlu anlatıyor: İslam dünyasının geri kalmasının nedenleri
