Günümüz dünyasının en tartışmalı konularından biri “ünlülük.” Gerek geleneksel yöntemler gerekse şimdilerde daha yaygın olan internet yolu aracılığıyla belli bir tanınırlığa ulaşmış kişilerin hayatları, toplumdaki birçok insan tarafından takip ediliyor ve elbette yorumlanıyor. Bu yorumların büyük bir kısmı hiç kuşkusuz eleştirilerden, hatta olumsuz eleştirilerden ibaret. Peki neden? İnsanlar ne oranda haklı ya da ünlülerle onları mercek altına alan insanlar arasındaki bu ilişkinin türü ne derece makul? Bugün bunu ve tüm bunlar sonucunda hayatımızın bir parçası hâline gelen cancel culture kavramını inceleyeceğiz.
Geçmiş yıllara kıyasla günümüzde, toplumun haberdar olduğu herhangi bir yanlış hareket çok daha hızlı tepki alıyor ve eylemin failine yaptırım uygulanması bekleniyor. Bu bir bakıma iyi bir refleks olabilir ancak mesele konunun doğruluğunun teyit edilmesi ve verilen tepkinin dozuna gelince işler biraz değişiyor.
İnsanlar herhangi bir haber kaynağında –ki bu genelde sosyal medya uygulamaları oluyor- algoritmalar tarafından onların öfke ve üzüntü duygularını en güçlü şekilde etkileyebilmeleri için özenle seçilen içeriklere denk geldiklerinde, yaptıkları ilk şey genelde sorgulamadan saldırmak oluyor. Ve saldırıdan sonra kişi duygusal bir tatmin hissettiğinden, eğer durum gerçek değilse dahi onu araştırıp öğrenmek için bir çaba sarf etmiyor veya olayın aslının ne olduğunun peşine düşmüyor. Sonrasında denk gelse bile görmezden gelebiliyor.
Hemen herkesin günlük alışkanlıklarından biri olan linç kültürü de elbette burada bir etken ancak asıl önem vermemiz gereken şeyin artık bu olduğunu düşünmüyorum. Bireylerin, tüm bu gerçeklerin farkında olarak, kendi etik-ahlak süzgeçlerini de kullanarak olaylara şahit olduğu, bu konuda bilinçlenmiş vaziyette olduklarını varsaydığımız senaryodan söz etmek istiyorum. İşte cancel culture, bu noktada devreye giriyor.

Kişinin hayat görüşüne bağlı olarak, herhangi bir ünlüyü cancellaması yani onu maddi manevi her türlü desteğinden mahrum bırakıp takip etmeyi bırakması ve ona ait olan ya da bağlantılı olduğu işleri boykot etmesi, elbette en doğal hakkı. Ve ne yazık ki son dönemlerde, bu duruşa sebebiyet verecek durumlarla anılan çok sayıda isim görüyoruz. O kadar ki biz ne izleyeceğiz, ne dinleyeceğiz? noktasına geldik.
Bir dizi ya da film çıkıyor. Yönetmeninden oyuncusuna, yapım ekibinden tüm kadrosuna kadar problematik anılan biri var mıydı diye bakıyoruz. Dümdüz müzik dinleyeceğiz, falanca grubun solisti şiddet failiydi deyip Spotify’dan engellemeye çalışıyoruz. Bir kitap okuyacağız, yazarı en son hangi skandal açıklamanın sahibiydi onu hatırlıyoruz. Evimize asacağımız tablonun telif haklarından üretim koşullarına kadar sorguluyoruz. Bir etkinlik planlanıyor, arkasındaki ismin hangi medya kuruluşuna hizmet ettiğini bulmaya çalışıyoruz…
Liste saymakla bitmiyor. Kısacası bilgi kirliliğinin had safhada olduğu bu dönemde, doğru olanı yapmak adına, basit alışverişlerimizi dahi defaatle düşünüyor, eğlencemiz için bile büyük bedeller ödüyoruz.
Her şeyin siyah beyaz olmasını elbette beklemiyorum. Kaldı ki insanın var olduğu bir durumda, koşullar ne olursa olsun bunun mümkün olduğunu pek sanmıyorum. Ancak dönüp bir baktığımda da şunu sormadan edemiyorum: Biz kimi destekleyeceğiz? Bu kadar çabalamadan, şecerelerini dökmeden kimin ilgimize, sevgimize, vaktimize layık olup olmadığını nasıl bileceğiz? Artık hep böyle hesaplamalar yapmadan adım atamayacağımız bir dünyanın içinde miyiz? Nereye kadar böyle yaşayabiliriz?
Çok sevdiğim The Good Place dizisinin, ahiret teması ve iyi-kötü kavramları üzerinden bu konuyu işlediği harika bölümleri var. İçinde bulunduğumuz dünyanın karmaşıklığını bence şahane bir biçimde ele alıyor. Bu vesileyle, izlemeyenlere tavsiyem olsun.
Uzun lafın kısası, her eylemimizi kelebek etkisi bağlamında düşünüp ona göre ilerlemeye çalıştığımız sonu gelmeyen bir yolda gibiyiz. Dilerim kozmetik ürünlerde temiz içerikler arayıp bulduğumuz gibi safe sanatçılara erişimimiz kolaylaşır. Dilerim, engebeler azalır ve daha rahat yürüdüğümüz bir versiyona insanlık olarak topluca geçiş yapabiliriz…
