Algoritmalar Çağında Bir Meursault Olmak

tarafından
Ekim 5, 2026
3 dakika okuma süresi

Hangi kıyafeti giyeceğimizi mağazaların vitrinleri ve sitelerin yönlendirmeleri, hangi kafeye gideceğimizi sosyal medyadaki paylaşımlar, hangi şarkıyı dinleyip hangi konsere gideceğimizi ise dijital mecralarda viral olan akımlar belirliyor. Tüketimden yaşam tarzına kadar her alanda insanların birbiri üzerindeki etkisi öyle bir boyuta ulaştı ki, farkında olmadan kendi düşünme yetimizi ve bireysel özgünlüğümüzü kaybetmeye başladık.

Üstelik son yıllarda yapay zekânın da hızla gelişmesiyle birlikte insanlık daha da fazla hazıra konar hâle geldi. Eskiden saatlerce araştırarak, binlerce bilgiyi kontrol edip süzerek ve düzenleyerek kendi sentezimize ulaşırdık. Şimdi ise tüm bu süreç tek bir tıkla, düzenli bir şekilde önümüze seriliyor. Bilgiye ulaşmak kolaylaşırken; düşünme, süzme ve varoluşumuzu sorgulama yetimiz köreliyor. 

Nitekim bilişsel psikoloji ve medya araştırmaları da bu algoritmik edilgenliği doğrular niteliktedir. Medya teorisyeni Nicholas Carr’ın Yüzeyseldekiler (The Shallows) adlı çalışmasında vurguladığı gibi, dijital mecraların sunduğu hazır bilgi akışı zihnimizin derinlemesine odaklanma, analiz etme ve eleştirel süzgeçten geçirme kapasitesini zamanla aşındırmaktadır. İnsanların bir kısmı bu edilgenliğin üzerlerindeki olumsuz etkisinin farkında bile değil, bir kısmı ise zahmetsizce sunulan bu hazır konfordan son derece memnun.

Oysa kitlelerin bu sorgulamadan yaşama ve hazır kalıplara uyma haline en sarsıcı eleştiri yeni ortaya çıkmış değil. Albert Camus, 1942 yılında yayımlanan başyapıtı Yabancı (L’Étranger) romanında, tam da bu varoluşsal krize başkarakteri Meursault üzerinden büyük bir dikkat çekmişti.

1-)Kalıpların Dışında Bir Ruh: Meursault’nun Kayıtsızlığı
Yabancı’nın baş karakteri Meursault, toplumun ondan beklediği normlardan, hareketlerden ve düşünce biçimlerinden fersah fersah uzaktadır. Aklımıza gelebilecek tüm olayların karşılanma biçimini düşündüğümüzde; bir insanın ağlaması, gülmesi veya heyecanlanması gereken durumlarda Meursault tam aksine buz gibi bir kabulleniş sergiler.

O, hayatın meselelerini kendine yük etmez; gücenmez, hissetmez, detaylandırmaz ve derinleştirmez. Annesi öldüğünde ağlamaz, evlilik teklifine “Fark etmez, istersen evleniriz” der, bir insanı öldürdüğünde ise bunu sadece havanın sıcaklığına bağlar. Onun zihninde olaylar net ve yalındır: Olan olmuştur ve bitmiştir. Meursault bir katil olduğu için değil, toplumun beklediği duygusal kalıplara uymadığı, “mış gibi” yapmayı reddettiği ve hayatı olduğu gibi karşıladığı için ölüme mahkûm edilir

2-)Sürü Refleksleri ve Sistemde Kaybolan Zihinle

Bu kitabı okuyup kitle psikolojisi üzerine düşünürken kendimize dürüstçe sormalıyız: Hangimiz bir ortama girdiğimizde kalabalık ne tarafa yönelmişse refleks olarak oraya gitmiyoruz? Bize sunulan her şeye maruz kalıyor; hatta sosyal medyada rastgele dolaşırken o an neye üzülüp neye sevineceğimizi bile ekran karşısındaki akışa göre ayarlıyoruz.

Meursault, hiçbir beklentiye girmeden ve tepki vermeden hayatı olduğu gibi kabullenip yoluna devam ederken; modern insan derinleştirdiğini ve “dolu dolu yaşadığını” sanarak aslında sistemin içinde kayboluyor. Kendi hislerimize ve zihnimize adım adım yabancılaşıyoruz.

3-)Yapay Zekâ, Zihin Zindanı ve Terk Edilen Anlam Arayışı

Varoluşumuzu derinden sorgulamak içimizden geçtiğinde, bunun getireceği anlam arayışı büyük bir zihinsel çaba gerektirdiği için bu sorgulamayı çoktan terk ettik. Önümüze serilen hazır bilgiler ve yapay zekâ araçları, zihnimizi zorlama ihtiyacını ve yaratıcı düşünme sistemimizi ortadan kaldırıyor.

Düşünmek, araştırmak ve özgün bir duruş sergilemek ağır bir sorumluluk ve stres getirir. Bu strese girme zahmetine katlanmayıp akıntıya kapılmak ve sosyal normlara ayak uydurmak ise çok daha zahmetsizdir. Meursault, romanın sonunda ölüme mahkûm edilirken bile dürüstlüğünü ve zihinsel bağımsızlığını koruduğu için içsel bir özgürlüğe ulaşmıştı. Günümüzde insanlar fiziksel olarak özgür görünse de, kendi düşünme yetisini teknolojinin ve kitle kültürünün akışına teslim ettiği için kendi rızasıyla bir “zihin zindanında” yaşıyor.

Kendi Hayatımıza Ne Kadar Yakınız?
Albert Camus’nün Yabancı’sı sadece edebi bir klasik değil; bugün sosyal medyada, tüketim çılgınlığında ve yapay zekâ çağında kendi varoluşumuzun getirilerini sorguladığımız sarsıcı bir ayna yansımasıdır.

Ne giyeceğimize, hangi konuları takip edeceğimize ve nerelere gideceğimize toplumda popülerleşen akımlar karar veriyorsa, sorulması gereken asıl soru şudur: Hayatımızın ne kadarı gerçekten bizim tercihimiz, ne kadarına bir “yabancı” gibi dışarıdan bakıyoruz?

Takip et

Ben Felekşah,21 yaşındayım.Fransız Dili ve Edebiyatı 3.sınıf öğrencisiyim.Aynı zamanda Yeni Medya ve Gazetecilik okuyorum, okuduğum bölümler sayesinde bu alanlarda üretip ve paylaşmak için sabırsızlanıyorum.Kendi içimde biriken tüm sesleri burada yankılayıp siz okurlarıma sunmak büyük bir motive kaynağı...

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bunu Kaçırma!