Çukurcuma’dan her geçtiğimde başımı istemsizce o binaya çeviriyorum. Buna bir alışkanlık demek mümkün olurdu. Ancak bu, alışkanlıktan çok daha fazlası. Daha çok bir tanıdıklık hissi gibi. Sanki o bina, fiziksel olarak dışarıda durmasına rağmen, benim içimdeki bir yere ait.
Masumiyet Müzesi ile ilk karşılaşmam bir kitapçı rafında olmadı. Kitap bana verildi. O an bunun sıradan bir hediye olduğunu düşündüm. Oysa insan, kendisinde hiçbir karşılığı olmayan bir hikâyeyi başkasına vermez. Bir kitap, çoğu zaman doğrudan söylenemeyen bir duygunun dolaylı aktarım biçimidir. Bu nedenle romanı okurken yalnızca Kemal ve Füsun’un hikâyesini değil, bu metni bana veren kişinin bu anlatıda neyi tanıdığını da anlamaya çalıştım.
Ve o zaman beklemediğim bir duygu ortaya çıktı.
Hayranlık değil.
Rahatsızlık.
Çünkü bu kitabı okurken, daha masalsı, daha saf, daha kurtarıcı bir aşk hikâyesiyle karşılaşmayı bekliyordum. Sevginin zamanı aşabildiği, kaybın sadakatle anlam kazandığı bir hikâye. Aşkın, eksik olanı tamamladığına inanmak istiyordum.
Rahatsızlık bir kurtarıcının olmadığını yeniden idrak ettiğimde başladı.
Kemal’in Füsun’a ait nesneleri biriktirme biçimi, ilk bakışta romantik bir sadakat gibi görünür. Okur, bu davranışı sevginin istisnai bir yoğunluğu olarak okumaya eğilimlidir. Çünkü toplumsal olarak büyük acıyı, büyük sevginin kanıtı olarak yorumlamaya alışığızdır. Bir insanın unutamaması, çoğu zaman sevginin derinliği olarak kabul edilir.
Oysa psikanalitik açıdan bakıldığında, bu davranış sevginin sürekliliğinden çok, kaybın askıya alınmasına işaret eder.
Freud’un yas ve melankoli ayrımında belirttiği gibi, yas süreci kaybın kabul edilmesini ve zamanla çözülmesini mümkün kılar. Yas, kaybedilen nesnenin yokluğunu tanır ve öznenin bu yoklukla yeni bir ilişki kurmasına izin verir. Melankoli ise farklı bir yapıya sahiptir. Melankolide kayıp kabul edilmez; kaybedilen nesne, dış dünyada yok olmasına rağmen, öznenin iç dünyasında sabit bir biçimde varlığını sürdürür.
Kemal’in biriktirdiği nesneler bu nedenle yalnızca hatıra değildir. Bu nesneler, kaybın yerine geçen temsillerdir. Nesne burada geçmişin bir izi olmaktan çıkar ve geçmişin kendisinin yerine geçer. Böylece müze, hafızayı koruyan bir mekân olmaktan çok, zamanı durdurma girişimine dönüşür.
Saplantı ile aşk arasındaki fark da burada belirginleşir. Aşk, sevilen kişinin varlığını ve yokluğunu kabul edebilir. Saplantı ise sevilen kişiyi kaybın dışında tutmaya çalışır. Aşk, değişime izin verir. Saplantı, değişimi reddeder. Aşk, sevilen kişinin özgürlüğünü tanır. Saplantı ise sevilen kişiyi zihinsel bir sabit hâline getirir.
Bu nedenle Kemal’in müzesi, sevginin değil, kaybı reddeden bir bilincin mekânıdır. Aslında biz burada Kemal'in kontrolcülüğüyle de çarpışırız.

Ancak bu anlatının merkezinde yalnızca kayıp değil, seçim meselesi yer alır. Sartre’ın ifade ettiği gibi, insan bazen özgür olduğu halde özgür değilmiş gibi yaşar. Çünkü seçim yapmak, sorumluluk almak demektir. Kemal ne Füsun’u seçer ne de ondan vazgeçer. Ne geçmişi bırakır ne de geleceği kurar. Zaman ilerler, ama Kemal ilerlemez. Hayatını yaşamaz; hayatını gözlemler.
Bu noktada Füsun’u yalnızca bir kurban olarak görmek de eksik olur. Çünkü Füsun, Kemal’in hayatında başka bir kadın olduğunu bilerek bu ilişkiye girer. Bu bilgi, onun tamamen edilgen bir figür olmadığını gösterir. O da kendi seçimlerinin sorumluluğunu taşır.
Füsun’un en derin arzusu görülmektir. Oyuncu olmak istemesi, yalnızca bir meslek arzusu değil, varlığının onaylanması ihtiyacıdır. Ama görülmek ile kendini gerçekleştirmek aynı şey değildir. Maslow’un tanımladığı kendini gerçekleştirme, kişinin yalnızca potansiyelini fark etmesi değil, o potansiyelin sorumluluğunu üstlenmesidir.
Füsun görülmek ister, ama kendi hayatının yönünü belirleme sorumluluğunu sürekli erteler. Kemal’in değişmesini bekler. Koşulların değişmesini bekler. Seçilmenin, kurtarılmanın, görülmenin dışarıdan gelmesini bekler.
Bu noktada Kemal’den temelde farklı değildir. Bu nedenle Füsun’un trajedisi, görünmez olmak değil, yönsüz kalmaktır.
Bu durum, anlatının en güçlü metaforunda somutlaşır: direksiyon.
Direksiyon yalnızca bir aracı değil, yönü temsil eder. İnsanın kendi hayatının yönünü belirleme kapasitesini temsil eder. Kierkegaard’ın belirttiği gibi, insan seçim yaptığı ölçüde kendisi olur. Seçim, yalnızca bir eylem değil, aynı zamanda bir varoluş biçimidir.
Dizinin bir sahnesinde Füsun araba kullanmayı öğrenmeye çalışır. Direksiyonun başına geçer. Ellerini direksiyona koyar. Bir süre öylece kalır.
Başarısızlığının ardından durur. “Yeter,” der. Ve arabadan iner.
Bu an, yalnızca bir öğrenme sürecinin yarım kalması değildir. Bu, özne olmanın ağırlığından geri çekilme anıdır. Çünkü direksiyon özgürlük verir. Ancak özgürlük, aynı zamanda sorumluluk yükler. Kendi yönünü belirlemek, o yönün sonuçlarını da üstlenmek demektir.
Bu nedenle direksiyonu bırakmak, yalnızca hareket etmekten vazgeçmek değil, özne olmaktan geri çekilmektir.
Ancak hayat, bazen aynı metaforu yeniden sunar. Final sahnesinde direksiyon yeniden onun ellerindedir.
Bu kez direksiyonu tutar. Ancak bu tutuş, özgürlüğün değil, gecikmiş bir yüzleşmenin anıdır. Çünkü insan, kendi hayatının yönünü belirlemeyi ne kadar ertelerse, o yön o kadar daralır. Seçilmeyen her ihtimal, zamanın içinde sessizce ortadan kaybolur.
Sylvia Plath’in incir ağacında insan, olasılıkların bolluğu karşısında felç olur. Her incir başka bir gelecek, başka bir kimlik, başka bir hayat demektir. Ama seçim yapmadıkça zaman onun yerine seçer. İncirler birer birer kararır, düşer ve çürür. İnsan aç kalmaz yalnızca; kendi ihtimallerinin ölümüne tanıklık eder. Geriye ise seçilmemiş hayatların geri dönülmez bilgisi kalır.
Kemal müzeyi seçer.
Çünkü müze, zamanı durdurur. Geçmişi sabitler. Değişimi askıya alır.
Bu nedenle bu hikâye çoğu zaman bir aşk hikâyesi olarak yorumlanmak istenir. Çünkü izleyici, kaybın anlamsız olduğunu kabul etmek istemez. Acının bir anlamı olduğuna inanmak ister. Büyük acının, büyük sevginin kanıtı olduğuna inanmak ister.
Oysa bu anlatı, sevginin sürekliliğinden çok, zamanın geri döndürülemezliği ile ilgilidir.
Bu nedenle Çukurcuma’dan her geçtiğimde adımlarım yavaşlar.Çünkü o bina bana yalnızca Kemal’i ve Füsun'u hatırlatmaz.
Bir zamanlar bana o kitabı veren kişiyi de hatırlatır.
Kemal bana geçmişi hatırlatır — artık dokunulamayan, ama hâlâ içimde yaşayan bir zamanı.
Füsun bana geleceği hatırlatır — hiç gerçekleşmemiş, ama bir ihtimal olarak varlığını sürdüren bir hayatı.
Ama o kişi bana şimdi’yi hatırlatır.
Çünkü insan, en çok, birinin yanındayken hayatın ertelenmediği o anlarda gerçekten vardır.
Çünkü geçmiş, artık değiştirilemez.
Gelecek ise henüz gelmemiştir.
Şimdi…
Ama şimdi -
hayatımın en eşsiz anı.
Biliyorum.

Takip Et