Sen bir mütebessim; yok tebessümünü anlatacak nağme.Dünüm ve bugünüm sen, yarınım yine seninle süren cendere.Sensiz yetim kalmış gönül, kalabalıkların içinde.Kendimi sebatsız sanardım, meğer yürek kök salmış gülüşünde. Her şeye gamsız yüreğim; tek
Bir gülüş, nasıl iz bırakır ki kalpte?Nasıl silinmez bir an, sonuçta en fazla birkaç saniye…O yüzden çok fazlasın içimde, yokluğuna bile sadığım istemsizce.Senden geride, atmayı durdurmuş bu kalp, bir karanlığın içinde.Merakım yok
“Mademoiselle Albertine gitti…” cümlesiyle başlıyor Proust, Kayıp Zamanın İzinde serisinin altıncı cildine. Birçoğumuzun hafızasında yer eden bu ilk sayfa, aslında kitabın tamamını özetleyen bir ağıt niteliğinde. Sayfanın son satırındaki, “Benim nazarımda bir
Gözlerin koca bir deniz; dalgalar, kıyısını kalbime çizmiş.Yokluğunda, yalnız yakalandığım yağmurlar kalbimde hiç dinmemiş.En soğuk havada bile, ısınmak için ellerim senin ellerini beklemiş.Senin sesinden başka sese sağırmış kulaklarım…Duydukları en güzel melodi, sesinmiş.İçim,
Ey güzel gözler,Binlercesinin arasında dilim yalnız onları söyler.Ey güzel gözler,Gönlümün en özel noktasında daima onları görür pencereler.Ey güzel gözler,Hasretim bir kere bakışlarına, dünyanın dönüşünü durdurmaya yeter.Ey güzel gözler,Özlemi canımın kenarında, güzellikleri gönlümde
Birine aşık olduğumuzda, aslında kime aşık oluruz? İlk bakışta romantik bir soru gibi görünse de, psikolojide cevabı çok daha karmaşıktır. Çoğu zaman karşımızdaki insanın gerçek benliğine değil, kendi iç dünyamızdaki eksik parçaları
Gerçek dediğimiz şey, gerçekten gördüğümüz şey mi?
Bir görüntü, bir haber, bir paylaşım, bir fikir…
Bize gösterilen şey ne kadar gerçek, gerçeğin kendisi ne kadar temsil?
Takip Et