İmkansız Özgünlüğü Mümkün Kılabilecek Yollar

tarafından
Kasım 6, 2025
2 dakika okuma süresi

Çok uzun süredir aklıma taktığım bir mesele bu. Söylenmiş her söz, üretilmiş her eser, inşa edilmiş her kurgu ve hatta belki de zihnimizden geçen her fikir, başka pek çok kişiden damıtılıp harmanlanmış bir karışımdan mı ibaret? Bir düşüncenin, gerçekten “ilk” defa doğduğu anı bulmak mümkün mü mesela? Hiç zannetmiyorum. Yalnızca ilk defa görece geniş kitlelere sunup duyuranı, bir şekilde kendisiyle ilişkilendirmeyi başaranları, tabiri caizse bir yolunu bulup patentini alanları biliyoruz, tanıyoruz hep. Oysa fikrin aidiyeti, tanınırlık veya şahit olunmuşluktan çok ayrıdır benim gözümde.

Peki özgünlük mümkün mü? Bu kadar yaşlı bir dünyada, söylenebilecek her şey söylenmiş, yapılabilecek her şey yapılmış gibi hissettiğimiz bu çağda, bunca gürültü varken ve teknolojik imkanlar gereği insanlar arasından sıyrılmak aşırı zor hale gelmişken… Aslında evet.

Belki Polyanna bir yerden bakmak olacak ama, kendi nezdinizde “niş” sayılabilecek bir tarzınız varsa, eninde sonunda kendi kitlenize ulaşmaya başlarsınız gibime geliyor. Daha doğrusu, şimdiye dek genelde olumsuz yanları konuşulan çağın icadı internet sayesinde öyle kişilere denk gelip öyle sevinçler ve heyecanlar yaşadım ki, kumaşı bi’ parça farklı olan herkes eninde sonunda sesini duyurabilir gibi hissediyor veya bunu umuyorum.

Bunun yolu biraz da inat etmekten, kafaya koymaktan geçiyor aslında bakınca. Yeterince ısrar edersek o hedefe ulaşma konusunda, sanki ihtimaller de bizimle müttefik olacak, işimizi kolaylaştıracak gibi. Çünkü bu kadar aynılaştığımız, içine sıkıştığımız çerçevelerin iyice daraldığı ve kopyalama sisteminin ana akımın taht koltuklarında gururla oturduğu bir dönemde, insanlar elbette bir noktada yorulacak ve körelen yaratıcı yönlerini aramaya başlayacak. Hoş, zaten çoğunluk bundan bitkin düşmüş halde ama, fark etmeleri zaman alıyor bence. Çünkü bunu kabul etmek de kendini eleştirmek; örneğin son birkaç yılını yanlış geçirdiğini iç dünyana itiraf etmek oluyor bir nevi.

İnsanların başka birçok önemli kavram gibi özgünlüğü de pek kafaya takmadan yaşayıp gitmeleri canımı sıkıyor esasında. Maddi manevi bu kadar tektipliğin ruha acı vermesi gerektiğini düşünüyor ve bunu zorlama bir edebiyat uğruna söylemiyorum. Çünkü istediğimiz yerden kurcalayalım, en nihayetinde, yaşamın başlangıcından beri var olan “Ben kimim, Niye varım?” sorularına bağlanıyor mesele.

Ortak yanlarımız tabii ki olacak, kaçınılmaz bu. Aynı dünyada yaşayan aynı tür canlılar olarak buluştuğumuz paydaların miktarında sıkıntı var artık. Başkalarının sesini duymadan geçiremediğimiz günlerde, belki kendimizi müzik veya mizah gibi çok kıymetli araçlar olmadan ifade edemeyişimizde.

İnsan üretmeli diyorum işin özü. Üretmeli ve bunu yaparken tek bir yol da seçmemeli. Mümkün olduğunca çok yönteme başvurmalı, denemeli. İz bırakabilme ihtimalini artırmalı. Sonuçta hangileri yok olacak, yerini daha kötü alternatiflerine bırakacak, hiç yaşanmamış gibi tarihe karışacak bilemiyoruz…

Kübra, 25 yaşında. İstanbul'da yaşıyor. İngilizce öğretmenliği yapıyor ama onu yaparken değil yalnızca düşünceleri hakkında konuşurken veya yazarken kendi gibi hissediyor. Anlatmayı çok seviyor, anlaşılmayı delicesine arzuluyor.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bunu Kaçırma!