Her sabah telefon ekranımızın ışığıyla uyanıyor, gün boyunca bildirimlerin sesiyle uyarılmaya devam ediyoruz. Aslında pek çoğumuz sürekli olarak telefonumuza ya da başka bir cihaza bağlıyız; onlar artık âdeta bedenimizin bir parçası gibi. Sosyal medya, haber akışları, e-postalar… Bunlar, yaşamla ve bir başka bireyle bağ kurmamızın temel yapı taşlarıdır. Bu doğrultuda dış dünyaya bakıldığında her şey hareket hâlinde gibi görünür. Fakat içsel dünyamızda, yani sessizlikte, çoğumuzun hissetmiş olduğu boşluk ve bitkinlik hisleri artmaktadır. Modern çağın paradoksu, belki tam da burada başlamaktadır: Her şey bu kadar yakınken neden kendimizi bu kadar uzak hissediyoruz?
Bildirimlerin, içerik akışlarının ve sonsuz iletişim olanaklarının yarattığı kocaman ve gürültülü bir dünya var. Fakat bu gürültünün tam ortasında belirgin bir sessizlik, daha doğrusu bir kopukluk hissi de bulunmaktadır. Her gün binlerce içeriğe, bilgiye, duyguya ve görüntüye maruz kalmaktayız. Fakat dijital dünyadaki bu yoğun akış içinde, yaşamımız boyunca kurduğumuz en temel bağlardan biri olan kendimizle kurduğumuz ilişki ve bağ, giderek zayıflamaktadır.
Kendi içimize döndüğümüzde ve bu sessizliği fark ettiğimizde, belki de uzun zamandır kendimizle konuşmayı unuttuğumuzu da fark ederiz. Dış dünyaya karşı doymak bilmez açlığımız ve kendi içimizden yükselen en basit ihtiyaçları bile susturmayı öğrenmiş bizler… Dijital yalnızlık dediğimiz şey ise tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Bir yandan bu kadar fazla bağlantı kurarken diğer yandan kendimizi bir o kadar yalnız hissedebilmekteyiz.
Tüketirken Tükenmek
Günlük hayatımızda artık her birimiz üretmekten çok tüketiyoruz. Haberler, videolar, sonsuz içerikler, algoritmanın önerileri… Beynimiz aralıksız bir şekilde bu verilerin her birini teker teker işliyor. Fakat bu tüketim hâli, bizim duygusal ve bilişsel sınırlarımıza zarar vermektedir. Bu doğrultuda FOMO (Fear of Missing Out) dediğimiz kavram ortaya çıkmakta ve bizler, sürekli olarak “Acaba bir şey kaçırıyor muyum?” kaygısı yaşamaktayız. Sürekli olarak tetikte olmak ve güncel kalmaya çalışmak, her ne kadar o an farkına varamasak da bizi oldukça yoran bir duygusal yük yaratmaktadır.
Bir şeylere odaklanamadığımızdan, kendimizi sürekli huzursuz hissettiğimizden, dinlensek bile enerjik olamadığımızdan şikâyet ediyoruz. Bu ve benzeri pek çok semptomun sebebi ise çoğu zaman sosyal medya kullanımı oluyor. Günümüzdeki bireylerin tükenmişliğini yalnızca yoğun çalışma saatleri ya da fiziksel yorgunluk/çaba ile açıklamak pek doğru olmayacaktır. Bu tükenmişlik duygusunu, dijital dünyanın bizlere dayattığı tempo ve baskıdan bağımsız şekilde ele alamayız.
Dijital dünyada her şey oldukça yakınımızda gibi görünüyor; orada kurmuş olduğumuz ilişkiler sanki gerçek hayatta kurduklarımız gibi yakın hissettiriyor. Ancak çoğu şey, aslında içsel dünyamıza oldukça uzaktır. Yakınlık yanılsaması olarak adlandırabileceğimiz bu durum hem ilişkilerimizi yüzeyselleştirmekte hem de kendimizle olan bağı daha kırılgan bir hâle getirmektedir. Bu durumda, durmaksızın bir şeyleri tüketirken farkında olmadan kendimizi de tüketmeye başlıyoruz.
İçsel Alana Giden Kapı: Dijital Sessizlik
Dijital sessizlikten kastım teknolojiden kaçmak değil, onunla kurduğumuz ilişkiyi bilinçli bir şekilde yeniden düzenlemektir. Kendimize bir alan açtığımızda, zihnimiz sakinleşir; böylece bedenimizin ihtiyaçlarını ve duygularımızı fark edebilir hâle geliriz. Bu noktada sessizlik, içsel dünyamızı yeniden duyabilmemiz için bize ışık olur. Belki de o sessizlik anında, bir bildirim sesinin kesilmesi bile bize nefes alma alanı yaratır.
Canlı varlıklar olarak, doğduğumuz ilk andan itibaren bir şeye bağlanma ihtiyacı duyarız. Dijital sessizlik sayesinde ise önce kendimize, sonra da çevremize yeniden bağlanmış oluruz. Bu durum, dijital dünyanın sunduğu hızlı ve yüzeysel bağlanmadan çok daha derin ve gerçekçi bir şeydir. Ve zamanla şunu fark ederiz: Kendimizi gerçekten duymaya başladıkça ilişkilerimiz de dönüşmektedir. Artık bağlantı kurmak için değil, bağ kurmak için iletişim kurarız.
Bu cümleden sonra ise aklıma şu sorular geliyor ve sizin de düşünmenizi istiyorum: Gerçekten neye bağlıyız? Telefonumuza mı? Kendimize mi? Bir topluluğa mı? Yoksa sadece görülme arzusuna mı?
Bu soruların yanıtlarını kendimize dürüstçe verdiğimizde ise kaybettiğimizi sandığımız şeyi aslında hiç kaybetmediğimizi fark ediyoruz. Yalnızca yaşamın ve dijital dünyanın içinde bir yerlere saklanmış. Bu nedenle sessizlik, kendimize ve çevremize yakınlaşmamızı kolaylaştırır. Çünkü bazen bağ kurabilmemiz için bazı şeylerden uzaklaşmamız gerekir.

