“Zaman Çarkı döner ve Çağlar gelip geçer. Geriye bıraktığı anılar efsaneye dönüşür. Efsane solup mit olur ve onu doğuran Çağ yeniden geldiğinde mit bile unutulmuştur. Bazılarının Üçüncü Çağ dediği, henüz gelmemiş ve geçeli çok olmuş bir Çağ’da, Puslu Dağlar’da bir rüzgar yükseldi. Rüzgar başlangıç değildi. Zaman Çarkı dönerken başlangıçlar ve bitişler yoktur. Ama bir başlangıçtı.”
Zaman Çarkı serisi, fantastik kurgunun başına gelen en güzel şeylerden birisi olmalı. Giriş cümlesinden herkesin okuyabileceği bir seri değil belki ama müptelası olanlar da azımsanmayacak kadar çok. Bense serinin tamamını 1 defa bitirmiş bir çaylak olarak size tanıtmaya çalışacağım ilk kitabı.
Dünya’nın Gözü, bu serinin açılış kitabı, bir bakıma evrene kısa bir adım atma işlemi belki de. Altı yıl önce ilk okuduğumda yoğun ve ağdalı anlatımından mağduriyet yaşasam da keyifle okuduğum gerçeğini gizleyememiştim. Dört yıl önce ilk kitabı ikinci okuyuşumda ise aradan geçen iki yılda ne kadar yol katettiğimi fark ettim ister istemez. Sanki ilk okuduğum kitap bu değil de başka bir kitap okumuş gibi kolayca bitiriverdi elimden. Hatta ana hatları haricinde kitap hakkında hiçbir detay hatırlamıyor olmama rağmen! İnsan, okudukça kendini ne kadar geliştirebiliyormuş sahiden, işte okumak bu yüzden güzel ve kıymetli.
İkinci kez okuduğumda ne yoğun ne de ağdalı anlatım karşıladı beni. Sayfalar su gibi aktı gitti. Aldığım keyifse paha biçilemez. Bu kez karakterlerle daha çok özleştim içimde. Rand ile bir oldum. Egwene’ye deliler gibi kızdım. Moiraine’in ve Lan’ın asaletine hayran kaldım. Mat’in muzırlıklarına güldüm bazen, Perrin’in dağ gibi görüntüsünün altındaki yumuşak kalbini hissettim. Nynaeve’e kızsam da haksız göremedim. Yani, her şeyi çok çok sevdim. En sevdiğim karakteri soracaksanız kesinlikle Lan derim. Öyle asil ruhlu bir insandı ki. Sırf Lan’i tanımak için bile okunabilir bu seri.
“Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.”
-Tolstoy
Zaman Çarkı Serisinde de Tolstoy haklı çıkıyor ve aynı şekilde işliyor bu durum. Hem şehre bir yabancı geliyor hem de bir yolculukla başlıyor kitabımız. Çıkılan bu yolculuğu ben de beraber adımladım sanki. Betimlemelerle süslenmiş bu yolculuk hikayesinin konusundan da bahsedeyim en iyisi. Çok kapsamlı bir kurgusu olduğunu 15 kitaplık bir serinin varlığından anlayacağınızı umuyorum.
İkinehir’de yaşayan Rand, Mat ve Perrin’in ve birkaç yan karakterin Karanlık Varlık’a karşı savaşını okuyoruz bir nevi. İçlerinden birisi Yenidendoğan Ejder, yani dünyayı Karanlık Varlık’tan kurtaracak olan ve kırılışı getirecek olan kişi. Yaşanan tuhaflıklar sebebiyle Aes Sedai olan Moiraine ve onun muhafızı Lan uzun zamandır hiçbir yabancının adım atmadığı İkinehir’e gelirler. Aradıkları ise Ejder elbette. Onların gelmesinden birkaç gün sonra Trolloc’ların köyü yakıp yıkması sebebiyle Ejderin burada olduğundan iyice emin oluyorlar. Moiraine’in acilen yola koyulmaları ve Tar Valon’a gitmeleri gerektiğini söylemesi üzerine bu felaketlerden köyü kurtarma maksatlı yola koyulurlar. Sakin ve kendi halinde yaşayan İkinehir’liler elbette şaşkın ve korkmuş bir haldeler ama ellerinden hiçbir şey gelmiyor ne yazık ki. Hatta inanıp inanmamakta bile kararsızlıklar yaşıyorlar. Gerçek olduklarına bile inanmadıkları, sadece efsanelere konu olduğunu sandıkları Trolloclar ve Myddral’lerle karşılaşmak onları büyük şaşkınlığa sürüklüyor. Her şey buradan itibaren başlıyor işte. Böyle basitçe anlattığıma bakmayın rica ediyorum, en az 150 sayfa kadar sürüyor bu kısım. Ancak okurken hiç sıkılmıyorsunuz, hatta bahsettiğim üzere siz de eşlik ediyorsunuz karakterlerin bu zorlu yolculuğuna.
Kitapta sevdiğim özelliklerden birisi en arkada bulunan kapsamlı ve incelikli sözlük oldu. Neredeyse her şeyi içinde barındırıyor oluşu aklınızda hiçbir soru işareti kalmamasını sağlamasının yanı sıra bu oluşturulan yeni evreni tanımayı da daha kolay hale getiriyor. Kitabın cildi ise muhteşem. Kapaklarındaki o eskiliği ve kadimliği vurgulayan bordo deri kaplama mevcut. Çok kaliteli bir baskıya sahip ve kitaba yakışan efsanevi bir görüntü verilmeye çalışılmış.
Beni üzen tek şey ise kitapta haritanın olmayışıydı. Neden olmadığını bir türlü anlamadım çünkü yolculuk hikayelerinde dünyanın bir ucundan diğer ucuna seyahat eden karakterlerin yolculuklarını haritadan takip edince daha anlamlı geliyor yaşananlar. Ben de o yüzden internetten bulduğum ingilizce bir harita eşliğinde okudum kitabımı. Öyle daha keyifli oluyor, emin olabilirsiniz. Ah elbette ki bu durum yalnızca ilk kitapla sınırlı. Devam kitaplarında kitaba iliştirilmiş renkli bir dünya haritası mevcut, bu yüzden devam kitaplarını okurken çok daha keyifli bir süreç geçireceğinize emin olabilirsiniz.
Serinin her kitabının son satırlarında hikayeyi kadimleştiren, efsanevi bir hale bürünmesini sağlayan bir yazma stili var yazarın, işte o kısma ciddi manada vuruluyor yüreğim. Okuduklarınızı daha gerçekçi kılan ama bir o kadar da çağlar öncesinde geçmiş gibi tasvirleyen o anlatım tek kelimeyle muazzam diyebilirim. Hatta o kadar seviyorum ki o kısımları iki defa okumadan kitabın kapağını kapatmaya gönlüm elvermiyor.
Kitap hakkında yazılacak çok ama çok şey var, mesela size Trolloc’ların ve Myddral’lerin ne olduğundan bahsedebilir, Karanlık Varlık hakkında birkaç şey söyleyebilir, Aes Sedailer ve kitabın isminin anlamı hakkında konuşabilirim. Ama bunlardan bahsetmek yerine sizlerin okuyup daha çok keyif almanızı yeğlerim. Rica ediyorum, okuyun okutun. Çok değerli ve harika bir kitap, serinin devamını okumak için en az benim kadar sabırsızlanacağınızı biliyorum. Keyifle okumanız ümidiyle.
