Güneşin karanlıkla aydınlığı eşitlediği vakitlerden biriydi.
Güneş gözlüğü, anahtarlık ve birtakım ıvır zıvırlar asılı, şapkalı, hafif toplu bir adam gördü Milan. Koluna astığı nesnelerin isimlerini yüksek sesle tekrarlayarak müşteri çekmeye çalışıyordu.
Milan ise önündeki tezgâhta ürün paketlerken bir süre duraksadı. Sol tarafındaki camlı dükkan kapısının önünden geçerken adam da dönüp ona baktı ve tam o sırada göz göze geldiler. Adamın kendisinde değil görünüşünde Milan’ı ilgilendiren bir şeyler var gibiydi. Adamı tanımıyordu veya tanıdığı birine benzetmemişti, fakat tanıdık olan bir şeyler vardı. Bir anlığına bu adamın bu ana ait olmayabileceğini, daha çok anılarından yansımış olabileceğini düşündü. Belki adam tam da bu zamana aitti ve geçmiş onun bedeninde birkaç saniyeliğine kendini hatırlatmıştı. Milan onu gördüğü anda başka bir yerin kokusunu aldı, tozunu uzun zamandır silmediği bir yeri ve serin bir yazı hatırlıyordu, balkonları.
Balkon demirine sıkıca bağlanmış mavi-beyaz çizgili plaj şemsiyelerinin altında yuvarlak masalar ve sandalyeler yerleştirilirdi. O zamanlar İstanbul’un beton yapılarına sahil havası veren bu şemsiyeler çok yaygındı çünkü mahalle bakkallarında promosyon olarak da dağıtılmıştı. Milan bu şemsiye altında beyaz atletleriyle oturan emekli amcaları, onların dolgun etlerini hatırlıyordu. Her katta açılmış panjurları, açık pencerelerden birbirine karışan radyo seslerini, saçlarına takılı toka ve bigudileriyle balkondan balkona birbirine seslenen kadınları da. Milan’a uzaktan seyrine daldığı bu aydınlık güneşli yazlar, içten komşuluklar, tadını hiç unutamayacağı ikramlıklar, komşulardan gelen yabancı tabaklar, hatırlayınca tıpkı o zamanki gibi derinden şeyler hissettirdi. Şimdiye kadar bu balkonların yalnızca o evlere ait olduğunu sanırdı.
Adam geçip gitti, Milan’ın ise gözünün önünden gitmeyen bir şey vardı. Kahverengi cam bir tabak. Bazen içinde ikramlıkla onların evinde de servis edilirdi. Aile sofrasının o yabancı tabağı Milan’ın önünde durduğunda komşusu ile olan bağlarını ve iki masa arasındaki ilişkiyi görürdü onda. Tıpkı geçip giden adam gibi görünmez bir bağ taşıyan bir eşyaydı o da. Bir diğer komşusu, Milan’ın annesini öğle çaylarına çağırırdı. Ailenin en küçük kardeşi olmasından sanırlardı fakat yaşlı teyzenin kurabiyeleri için eşlik ederdi annesine. Bu ziyarette onu çeken başka şeyler de vardı. Onlardan biri de evin kokusuydu. Bu ev hiç Milan’ın alışkın olduğu kendi evleri gibi kokmuyordu. Bu koku yaşlı teyze hakkında çok fazla şey söylüyordu. Geçmişi ve anıları, pişirilmiş tüm kuru pastaların ahşapla bütünleşmiş kokusunda yansıyordu. Milan ikramlara doyduktan sonra çoğu zaman kendi balkonundan seyrettiği teyzenin balkonuna yöneliyordu. Balkonları aynı mimariye sahip de olsa tıpkı yaşam öyküleri gibi eksik veya fazla kendine has şeyler barındırıyordu. Milan bu defa oradan yukarı, kendi balkonlarına bakıyordu. Teyzenin hep buradan kendilerine bakarsa nasıl göreceğini anlamaya çalışıyordu. Bu ne kadar mümkün olabilirdi ki? Milan aslında mümkün olan bir şeyi fark etti; geçmişte yukarıdan baktığı bir balkona yıllar sonra başka bir yerden bakabilirdi. Yer değiştirebilir, farklı zamanları ve bakışları tek bir bilinçte taşıyabildiğini anladı. Yaşlı teyze için ise her şey çok farklıydı, Milan hayatının başındayken o nispeten sonundaydı, aynı ana iki uçtan bakıyorlardı.
Komşuluklar mekân gibidir, kolonları ve duvarları vardır fakat yalnızca temas eden evlerin arasında değildir. Bir mahallede, bir apartmanda yaşamanın ötesinde aynı zamanın içinde deneyimlenir. Buna zaman komşuluklarımız diyebiliriz. Peki, orada olmanın, o balkonun, o evin, o insanın gerçekliğini kanıtlar mı? Belki de yaşadığımız hiçbir şey geçmişe dönük kanıtlanabilir olmaz, sonradan uydurduğumuz hikayelerin anılarımız olduğuna inandırırız kendimizi. Hatta bazen aynı anıyı birlikte yaşadığımız kişilere göre farklı hatırlarız, işte o zaman deriz ki: aynı apartmandaydık fakat aynı evin içerisinde yaşamıyorduk. Evlerimizin mimarisi bile aynıydı fakat içerisindeki tüm eşyalar bambaşkaydı, aynı anın içerisindeydik fakat hissettiklerimiz çok farklıydı. Bu sebeple anılarımıza kolay hatırlanabilecek hikayeler ekledik. Her ne kadar hatırladıklarımız değişirse değişsin, değişmeyen şey yaşanmış olmasıydı.
Milan’a tüm bu anılara olan uzaklıkları: masa, gözlük satıcısı, tabak ve balkon hiç aynı anıyı taşıyamayacağımızı gösterdi. Aynı ana farklı yerlerden baktığımızı bilmek, anın eften püften yüklerini sırtlanmamanın ve onları bir başkasına iliştirmemenin de kıymetini hatırlatıyordu. Tüm farklılıklarımıza rağmen ilk defa bitkin bedenlerimiz ve kuru öfkelerimizle mücadele etmeye gerek kalmadan, bir konuda açıkça yan yana duralım.
Unutuyoruz…

Emeklerinize sağlık, görmezden geldiğimiz anları bize böylesine güzel betimlemlerle sunup ardından gerçekleri bize tek kelimeyle hatırlatmanız çok vurucu bir yazı okuduğumu bana gösterdi. Emeklerinize, kaleminize sağlık.
Yazının sizde böyle bir karşılık bulması ve özellikle o son kelimenin size ulaşması benim için çok kıymetli. Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim.