Evime gelen herkesin istisnasız kurduğu bir cümle var: “Bu evde oyalanacak ne çok şey var.” Oyun konsolları, her çeşit boya ve resim malzemesi, hiç açılmamış bir sürü puzzle, çeşit çeşit legolar, dikiş setleri, yüzlerce kitap, plakçalar, eski dergi koleksiyonları ve daha saymayı unuttuğum birçok eşya… Fakat bir şey eksik: eşyaların hakkını vererek kullanacak insan.
Her günüm bir düzine seçenek arasında kaybolarak geçiyor. Sabah uyanıyorum, ilk zorluk hangi kahveyi seçeceğimle başlıyor. Filtre kahve, espresso, latte, yulaf sütlü latte derken bir süre kahve makinesiyle bakışıyorum; aklım seçmediğim kahvede kalıyor. Yemek yerken bir şeyler izleme alışkanlığına uzun süre direndikten sonra ben de yenik düşüyorum ve bu, bana gün içindeki ikinci zorluğum olarak geri dönüyor: Ne izleyeceğim? Sadece on beş dakika sürecek bir kahvaltı için, yaklaşık sekiz farklı platformdan binlerce içerik arasında seçim yapmam gerekiyor.
Bunu da atlattıktan sonra sıra mesleki sorumluluklarımı icra etme kısmına geliyor. Bu kısımda biraz daha rahatladığımı itiraf etmeliyim çünkü seçme lüksüm yok, hepsini yapmak zorundayım. İş aralarında verdiğim molalarda dört farklı sosya medya uygulamasında gezip yüzlerce farklı uyarana maruz kaldıktan sonra günümün en çileli aşamasına geçiyorum: “Boş zamanımda ne yapacağım?”
İçlerinden birini seçemediğim için her şeyi aynı anda yapma isteğim “hiçbir şey yapmamaya” dönüşmesin diye üstün çaba sarf ederek aklıma ilk gelen şeyle boş zamanımı “değerlendirmeye” başlıyorum. Kendime ayıracağım en güzel vakitlerimi eziyet hâline getiriyorum. Birini seçip yeterince iyi değerlendiremediğim için performans kaygısına giriyor ve korktuğum gibi hiçbir şey yapmamış oluyorum. Beni hiçbir zaman üzmeyen, kitap okumayı bile zorlaştırdım. Çünkü e-kitap okuyucusuna geçtiğimden beri yüzlerce kitap indirmişim; tabii ki seçemiyorum, nasıl seçeceğim?
Gece olduğunda, günün verimsiz geçmiş olması sebebiyle kendimi cezalandırmak için dört farklı sosyal medya uygulamasında gezinerek aldığım mavi ışıkla melatonin hormonumu bir güzel yok edip uykuya dalıyorum.
Hani arkadaş ortamlarında, az sonra değinilecek çok derin ve felsefi konulara başlangıç yapmak için kurulan “Eskiden insanlar ne yapıyorlarmış, sıkılmıyorlar mıymış?” cümlesi vardır. Ben de dâhil olmak üzere herkes eski yaşamın sıkıcılığı hakkında hemfikir olur ve topluca günümüz nimetlerine şükredilir.
Son bir yıldır evden ve daha az çalışan biri olarak bu konuda fikirlerim değişti: Ben eski insanlar gibi sıkılmak istiyorum. “Sıkıldım.” dediğimde annemden “Sıkı can iyidir, çıkmaz.” cümlesini duymak istiyorum. Tatmin duygumu geri istiyorum. “Bu kadar seçenek arasında nasıl hiçbir şeyden tatmin olmazsın? Daha çok üretmelisin, daha çok denemelisin.” baskısıyla boğuşmak istemiyorum. Seçmek istemiyorum. Tek bir şeye odaklanabilmek, onunla yetinip mutlu olabilmek istiyorum.
Bu yazıyı yazarken bile seçeneklere veda edemiyor, kendimi tek bir şeyle baş başa bırakamıyorum. Bilgisayarda müzik çalıyor, salondaki televizyon sessizliği dolduruyor, bir yandan da tabletten satın alacak yeni şeyler arıyorum. Ben bunları yaparken kedimin bir saattir dikkati dağılmadan aynı oyuncakla oynadığını fark ediyor, odak süresinin benden fazla olduğu gerçeği suratıma tokat gibi çarpıyor ve seçenek olsun diye yazdığım diğer üç Word belgesini huzurla siliyorum.
