Kriz Yorgunu Toplumlar ve Toplumsal Travma Döngüleri: Neden? Nasıl?

Haziran 29, 2026
6 dakika okuma süresi

 Krizler ve Kriz İletişimi

Kriz iletişimi literatüründe, krizler, beklenmedik bir anda ortaya çıkan, kurumları, toplumları, mevcut koşulları ve sistemi tehdit eden, kaygı verici gelişmeler olarak tanımlanır. (Pira ve Sohodol, 2015: 23-27). Bu anlamda kriz iletişimi, krizleri önceden okumak ve yayılımlarını önlemek, krizlerden doğan riskleri ve tehditleri bertaraf etmek veya en aza indirgemek için çeşitli uygulamaları devreye sokan bir sahadır. Krizlere iletişimsel perspektiften bakarak, onları “yönetilebilir” olarak değerlendiren ve hatta krizlerin içinde fırsatlar da taşıyabileceğine dair öngörüler de taşıyan bir uygulama alanıdır (Okay ve Okay, 2018: 427-429).

Her ne kadar beklenmedik ve ani gelişmeler olarak nitelendirilseler de kriz iletişimi bu durumları gerçekte önceden işaretlerini veren durumlar olarak da okur. Krizler aynı zamanda yönetilmesi gereken, üzerine stratejiler ve senaryolar geliştirilmesi gereken durumlardır. Kriz iletişimi literatürünün bir parçası olan bu bakış, modern döneme dair bir bakışı da temsil eder aynı zamanda.  Çünkü Sanayi Devrimi ve modernizm dönemi, artık krizlerin, insanlığın kendi evrimi ve tarihi boyunca yaşadığı krizlerden yapısal olarak farklılıklar göstermeye başladığı bir evredir. Ayrıca, Aydınlanma ve pozitivizm ile insanın her şeye güç yettirebileceği anlayışı gelişmiştir. İnsanın doğaya hâkim olabileceği, çevresindeki unsurları ve gelişmeleri kontrol altında tutabileceği yanılsaması pek çok alana sirayet etmiştir bu dönemde. Dolayısıyla, Sanayi Devrimi, modernizm, Aydınlanma ve pozitivizmin ortaya koyduğu bakış dolaylı yollardan kriz ve kriz iletişimine dair anlayışa da sinmiştir. Olabilecekleri öngörebiliyor olma, koşulları mümkün olduğunca kontrol altında tutmaya çalışma modern insanın yaşadığı en büyük çıkmazlardan ve belki de üzerinde hissettiği en büyük baskılardan birini temsil eder.

Peki neden?

Gerçekte böyle bir bakış ve böyle bir söylem bize neyi haber veriyordu acaba? Bu söylem bir yanıyla, alt metinlerde, bundan böyle krizlerin artık bitmeyeceğini ve krizlere uyumlanmamız gerektiğini söylüyor olabilir miydi? Elbette insanlık tarihi boyunca krizler bitmemiştir ancak burada ve bu söylemlerle işaret edilen krizler yapısal olarak değişmiş ve farklı şekillerde, farklı özelliklerde karşımıza çıkan krizlerdir.  

Kriz Sosyolojisi

Kriz iletişimi, mümkünse doğabilecek krizlerin öngörülmesi (kriz senaryoları oluşturma), kriz varsa sona erdirilmesi, benzer krizlerin tekrarlanmaması, yaşanan krizlerden dersler çıkarılması ve bu krizlere neden olan yapısal sorunların ortadan kaldırılması ya da değiştirilmesi amaçlarını taşır. Oysa bugün, yakın geçmişe baktığımızda uzun bir süredir krizlerin istikrar kazandığını ve her ne kadar kriz iletişimi adına bir şeyler yapılsa da krizlerin tekrarlandığını görmekteyiz. Bu durumu Zygmunt Bauman da pek çok kere vurgular. Adeta krizlere uyumlu hayatlar yaşadığımıza dikkatimizi çeker. Göçmen krizi, terör saldırıları, savaşlar, toplumsal şiddet olayları, ekonomik krizler, salgın hastalıklar neredeyse son yirmi yıla yayılan bir süreçte pek çok farklı alanda kriz türleriyle karşı karşıya bırakmıştır toplumları.

Batı’nın oluşturduğu sistem, küresel kapitalist sistem/neo-liberal dünya düzeni bu durumu ortaya çıkaran sebepler arasında bakılması ve tartışılması gereken yerleri oluşturur. Batı kurduğu ve dayattığı hegemonya ile kendisini yegâne güç olarak sunmakta ve tüm dünyadan da bunu kabullenmesini talep etmektedir. Bu sebeple yaşanan krizlerin aralarındaki süre azalmaktadır. Sürekli büyüme, rekabet ve kaynak tüketimi üzerine kurulu bu yapı, ekonomik, siyasal ve toplumsal kırılganlıkları yeniden üretmektedir. Sık aralıklarla tekrarlanan bu karmaşalar dünyanın Batı dışında kalan diğer bölgelerdeki toplumlarını bunaltmaktadır. Batı, kendi ihtiyaçlarını karşılama gayesiyle aslında kendisine dair olan bu krizleri dayatarak ve yayarak krizlerin türlerini de çeşitlendirmiştir. İnsanlık krizi, medeniyet krizi, kimlik krizi, uluslararası krizler, siyasal krizler, terör kaynaklı krizler gibi geniş bir spektrumda değerlendirilebilecek kriz türleri, toplumların nefes almasını engellemektedir. Böylece Batı bu krizlerle mevcut yapısını ve sistemini korumaya devam etmektedir. Dolayısıyla çıkan krizler Batı’yı ve onun kurduğu bu hegemonik yapıyı desteklemektedir  (Öztürk, 2024: 13-112; Tekke, 2025: 175-183). Yine küresel kapitalist sistem, neo-liberal dünya düzeni eşitsizlikleri arttırmakta, kaynaklara eşit erişim imkânı olmayan toplumları veya toplumsal kesimleri eşitsizlik-yoksulluk sarkacında savrulmaya bırakmaktadır. Aynı zamanda bu sistemler krizlerden de beslenen yapılar ortaya çıkarmaktadır. Bu nedenle geçip gitmesini dilediğimiz krizler artık evlerimizde misafir değil kalıcı olarak yer etmiş bulunmaktadır. Böylece neo-liberal düzen ve küresel kapitalist sistem kendi koşullarını korumaya ve dahası büyütmeye devam etmektedir.

Kriz İletişimi Gerçekten Çare mi ?

Bu anlamda insanlık krizleri, kimlik krizleri gibi kriz türleri, ekonomik etkilerin dışında, ülkeler ve toplumları nezdinde, onların kolektif belleklerinde yer edici travmatik izler bırakmaktadır. Bu izler toplumlarda kuşaklar arası dolaşıma sokulmakta ve nesiller arasında aktarım yoluyla devam etmektedir. Bu yönleriyle yalnızca psikolojik değil aynı zamanda sosyolojik etkileri de bulunmaktadır (Zara, 2018: 301-311).  Kolektif travma döngülerine odaklandığı ve bu aktarımın nasıl sürdüğünü, buna karşın neler yapılması gerektiğine odaklanan çalışmasıyla Zara (2018), “kolektif travma döngülerinin kırılabilmesi adına ülkeler arası çatışmalara da bakılması gerektiğini” vurgular. Böylece bu türlü krizlerin oluşturduğu “mağdur-saldırgan döngüsünü ve dolayısıyla kolektif travma döngüsünü kırabilmek için, ülkeler nezdinde de barışçıl sorun çözme yollarına gidilmesi gerektiğini” söyler (Zara, 2018: 301-311).

Peki ama küresel güçler buna müsaade edecek midir? Batı merkezciliğinin ve Batı etnosentrizminin dayattıkları toplumlar tarafından aşılabilecek midir? İnsanlık krizlere mahkûm olmadığını, başka alternatif, barışçıl iletişim yöntemlerinin ve kolektif huzurun istikrarını sağlayan yolların da mümkün olduğunu görecek ve bunu deneyimleyecek mücadele yolları oluşturabilecek midir? İkincisi, birincisinin ne derece aşılabildiğine bağlı olarak şekillenecektir.

Burada Edward Said’i de hatırlamak gerekir. Said, Şarkiyatçılık adlı çalışmasında Batı-merkezci bakış açısının Doğu[1]’yu ve kendisi dışındaki toplumları nasıl tanımladığını, sınıflandırdığını ve temsil ettiğini ortaya koyar. Ona göre bu temsiller tarafsız değildir; aksine belirli tarihsel, siyasal ve kültürel güç ilişkileri içinde üretilmektedir. Bu nedenle Batı’nın Doğu’ya ilişkin söylemleri, yalnızca bir bilgi üretim süreci değil, aynı zamanda belirli çıkarların ve iktidar ilişkilerinin sürdürülmesine hizmet eden bir temsil pratiği olarak değerlendirilebilir. Bu temsiller, krizlerin üretilmesinde ve meşrulaştırılmasında önemli bir rol oynayabilmektedir.

Konunun bir diğer ucunda iletişim tarafından bakılması ve yeniden değerlendirilmesi gereken pek çok nokta vardır.  Bu kapsamda iletişim perspektifinden şu nokta da ciddi bir sorgulamayı hak eder: Kriz iletişimi gerçekten çare midir yoksa zaten hazırlanmış ve önümüze koyulmuş kaos senaryolarına birer uyum mekanizması işlevi mi görmektedir? Bu soru bilhassa kurumlar ve kurumsal iletişim perspektifinden ele alınmalıdır. Ticari, küresel şirketlerin, mevcut neo-liberal düzenin birer ayağı oldukları düşünüldüğünde bu soru şüphesiz cevapsız kalmayacaktır. Sorun bunun nasıl aşılacağıdır? Bu durumda iletişimcilerin kriz iletişimi literatürünü epistemolojik ve ontolojik perspektiften eleştirel bir gözle tekrar incelemeleri ve yeniden değerlendirmeleri gerekecektir.

KAYNAKÇA

Okay Ayla, Okay Aydemir (2018). Halkla İlişkiler Kavram, Strateji ve Uygulamaları, 10. Bas., İstanbul: Der Kitabevi ve Yayınevi.

Öztürk, Ali (2024). Kriz Sosyolojisi Batı Merkezciliğin Yapısal Sorunları ve Kriz, Ankara: Kadim Yayınları.

Pira, Aylin, Sohodol, Çisil (2015). Kriz Yönetimi Halkla İlişkiler Açısından Bir Değerlendirme, 5. Bas., İstanbul: İletişim Yayınları.

Said, Edward (2004). Şarkiyatçılık, 4. Bas., İstanbul: Metis Yayınları.

Tekke, Aynur, (2025). “Kriz Sosyolojisi- Batı Merkezciliğin Yapısal Sorunları ve Kriz” , Yazar: Ali Öztürk, Kitap İncelemesi, Sosyolojik Bağlam Dergisi, 6/1, s.s., 175-184.

Zara, Ayten, (2018). “Kolektif Travma Döngüsü: Kolektif Travmalarda Uzlaşma Bağışlama ve Onarıcı Adaletin İyileştirici Rolü”, Klinik Psikiyatri, 21, s.s., 301-311.


[1] Kaldı ki “Doğu” ifadesi de Batı merkezci söyleme dahildir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.