Perfect Days: Geç Kalmak Diye Bir Şey Var mı?

tarafından
Ocak 15, 2026
4 dakika okuma süresi


Bir süredir bazen bir şeylerin içinde olduğumu ama tam olarak orada var olmadığımı hissediyorum. Kahvemi içiyorum ama tadını almıyorum, dikkatimi verene kadar soğuyor. Yürürken yolu değil, varacağım yeri düşünüyorum. Mükemmel günler oluşturmaya çalışırken, aslında geçmişin korkusunu ya da geleceğin kaygısını taşıdığımı fark ediyorum.

Perfect Days’i izlerken, film tam da bu yerden beni durdurdu.

Film baştan sona bir meditasyon alanı gibi çalışıyor. Bir yere varmak gibi bir derdi yok. Alıştığımız sinema ritmini bilinçli biçimde reddediyor; anlatmıyor, ilerlemiyor, çözmüyor. Aynı günleri tekrar ediyor: aynı yollar, aynı saatler, aynı hareketler… Ama bu tekrar bir sıkışmışlık yaratmıyor. Aksine, insanı yavaşlatıyor. Ve yavaşladığında fark ediyorsun: Burada anlatılan bir adamın hayatı değil, zamana karşı alınmış bir tutum aslında.

Bu tutumun merkezinde Hirayama var. Günleri birbirinin aynısı gibi görünüyor. Aynı saatte uyanıyor, aynı işi yapıyor, aynı sokaklardan geçiyor. Dışarıdan bakıldığında sade, hatta sınırlı bir hayat. Modern bakış için eksik sayılabilecek bir hayat. Çünkü biz hayatı sürekli genişlemesi gereken bir alan gibi düşünmeye alışığız: daha fazlası, daha ilerisi, daha iyisi…

Oysa Hirayama’nın günleri mükemmelleştirme arzusuyla dolu değil. Her gün onun için geliştirilmesi gereken bir taslak değil, tek ve tamamlanmış bir gün.

Hirayama’nın düzeni bir mecburiyet değil, bilinçli bir ritim. Günlerini gelecekteki daha iyi bir versiyona hazırlanmak için yaşamıyor. Yaşadığı gün, kendi başına yeterli. Bu düşünce biraz rahatsız edici. Çünkü biz çoğu zaman bugünü, yarının ön hazırlığı gibi yaşıyoruz. Şimdi yetmiyor, birazdan olacak olana göz dikiyoruz. Belki de bu yüzden anın içinde durmak zor geliyor. Belki de “anı yaşayamamak” dediğimiz şey, basit bir dikkatsizlikten çok, yetmemeyle ilgili.

Hirayama, Tokyo gibi kalabalık ve yoğun bir şehirde yaşıyor ama hızın içinde kaybolmuyor. Doğayı özellikle aramıyor; onunla karşılaşıyor. Parkta ağaçlara bakıyor, ışığın yapraklar üzerindeki oyununu izliyor. Her gün aynı ağacın fotoğrafını çekmesi boşuna değil. Rutinlerinin içinde dingin, yerli yerinde bir hal var.

Perfect Days yavaşlığı yüceltmiyor. Sakin bir hayatı ideal bir çözüm gibi sunmuyor. Hirayama’nın sessizliği her zaman hafif değil, bazen ağırlaşıyor. Yalnızlığı zaman zaman içine çöküyor. Geçmiş, beklenmedik anlarda kendini hatırlatıyor. Film burada dürüst. Acele etmeden yaşamak, konforlu bir kaçış değil. Bedeli olan bir tercih. Ve bu bedel çoğu zaman eksik kalma hissi. Ama bu eksiklik, bizim alıştığımız türden bir yoksunluk değil.

Zaman meselesi de tam bu noktada felsefi bir ağırlık kazanıyor. Film zamanı ölçülebilir, yönetilebilir bir kaynak gibi ele almıyor. Hirayama zamanı planlamıyor, kontrol etmeye çalışmıyor. Zaman onun için bir şey yapılacak alan değil; içinde kalınacak bir hal. Günler geçiyor ama bir ilerleme hissi yaratmıyor. Buna karşılık bir kopuş da yok. Bu da ister istemez şu soruyu doğuruyor: Eğer acele etmeden de yaşamak mümkünse, bizim bu bitmeyen telaşımız neyin telafisi?

Bu sorunun cevabını kendimde aradığımda net bir yanıt bulamıyorum henüz. Sadece şunu fark ediyorum. Daha fazlasını ararken olanı kaçırıyorum. Anın büyüsü, ben onu yakalamaya çalışmadan kayboluyor. Çünkü büyü, beklenen bir şey değil, fark edilen bir şey. Ve ben çoğu zaman fark etmeye değil, ilerlemeye odaklanıyorum.

Perfect Days mutluluğu anlatan bir film değil. Daha azla yaşamanın ya da sadeleşmenin huzur getireceğini iddia etmekten kaçınıyor. Filmi izlerken, bu kaçınmanın içinde, Japonca bir kavram beliriyor zihnimde: Oubaitori.

Kiraz çiçeği, erik, şeftali ve kayısı ağaçlarını anlatır. Hepsi çiçek açar ama aynı zamanda değil. Aynı hızda da değil. Birinin erken açması, diğerinin geç kaldığı anlamına gelmez. Çünkü her biri kendi zamanına, kendi mevsimine sahiptir.

Oubaitori, hayatın bir yarış olmadığını hatırlatır. Başkalarının yoluna, hızına, vardığı yere bakarak kendi yürüyüşümüzü ölçmenin anlamsızlığını fısıldar. Belki de çoğu zaman geç kaldığımız için değil, başkasının mevsiminde açmaya çalıştığımız için yoruluyoruz.

Perfect Days’de Hirayama’nın hayatı tam olarak böyle okunabilir. Onun günleri başkalarına göre yavaş ve sıkıcı olabilir. Ama o kendi hızında ilerler, geri kalmış değildir, eksik de değildir. Yarışa hiç girmemiştir. Biz izlerken huzursuzlanırız. Çünkü o, bizim sürekli yetişmeye çalıştığımız yerde durmayı seçmiştir. Her gün kusursuz olmak zorunda değildir. Ama her gün, kendi zamanında yaşandığında yeterlidir.

Bu satırları yazarken, izlerken bu karakterle benzer bulduğum çok kıymetli birinin mırıldandığı bir cümle geliyor aklıma:

“Kusursuz bir çiçeğin arayışında geçen ömür boşa harcanmış sayılmaz ama her çiçeğin zaten kusursuz olduğunu anladığında başlıyor yaşam.”

Bunu Kaçırma!

Hayatın Kullanım Kılavuzu Var mı?

Hayat çözmesi imkansız, kocaman bir bulmaca.

21. Yüzyılda Kadın Olmak: Bedenin Sessiz Mücadelesi

8 Mart çoğu zaman kadınların başarı