Felsefe ve edebiyat arasında tarih boyu aşk ve nefret ilişkisi olmuştur. Bazen dışlayıcı bazen ise tamamlayıcı bir ilişki. Platon şairleri ideal devletinden kovmuştur. Ama Derrida edebiyata iade-i itibar da bulunmuştur. Bu iki disiplinin birbirinin içine en derin nüfuz ettiği anlar felsefenin, edebiyatın sözcük tasarrufundan faydalandığı anlar olmuştur. Yani felsefeciler kendilerini edebiyat sayesinde anlatmışlardır. Henri Bergson’un zaman felsefesinin Marcel Proust’un kurmaca dünyasında kesişmesi de bu duruma mutlak bir örnektir. Bergson’un saf süre kavramı Proust’un ‘Kayıp Zamanın İzinde’ adlı nehir romanında ete kemiğe bürünür.
Bergson felsefesinin merkezinde ölçülebilir yani mekanik zaman ile bölünemez saf zaman ayrımı yatar. Mekanik zaman, saatin kadranındaki tik taklara hapsedilmiş ve dilimlenen bir illüzyondur. Ama gerçek yaşam, anların birbirinin içine geçtiği ve hiçbir saatin kadranına sığamayan akıştır. Proust bu ayrımı aktarmada gerek şairlik gerek ise romancılık meziyetleri bakımından biçilmiş kaftandır. Metinlerinde zamanı dışarıdan izlenen bir saat rakkası değil, “yekpare geniş bir anın parçalanamaz akışı” olarak aktarır. Zamanın bu mekanikleşmiş hâli, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ romanında da ironik bir biçimde vücut bulur. Romandaki Muvakkit Nuri Efendi, saati sadece bir makine değil, insanın bir parçası olarak görür; “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır” diyerek mekanik olanla insani olanı birleştirir. Buna zıt olarak Saatçi Asım Efendi, saatin felsefesinden anlamayan, onu sadece çark ve vidalardan ibaret gören mekanik adamın temsilcisidir. Tanpınar’ın “Mübarek” adını verdiği o eski ayaklı saat ise, ayar kabul etmez başıboşluğuyla adeta Bergsoncu saf sürenin kurmacadaki bir başka yankısıdır. O, saatin değil, ruhun zamanını yaşar.
Proust’un kurmaca evreninin en meşhur parçasına gelelim: “Madlen keki”. Bergson’un hafıza kuramının edebiyattaki en somut yansımasıdır bu durum. Romanımızın kahramanı Marcel, bir kış günü çayına batırdığı madlen kekinin tadını damağında hissettiği an zihninde olağanüstü bir sarsıntı yaşar. Damağında hissettiği bu tat iradi hafızasının ulaşmadığı bir geçmişi, çocukluk günlerini bir bütün olarak geri getirir ve zihninde film şeridi gibi geriye sarar. Proust burada istem dışı belleği vurgular. Geçmiş ölmemiş, o kekin içine gizlenmiştir. Objelerle kurulan tesadüfi temaslar ruhun hapsolduğu ağaçtan kurtulması gibi geçmişi diriltir. Bu durum sadece geçmişe dair bir anımsama değildir; benliğin yeniden inşasıdır. Çünkü Bergson’a göre karakterimim geçmiş yaşantılarımızın yoğurduğu bir sentezdir. Proust, Bergson felsefesini açıklamak için roman yazmadığına dair mektuplar kaleme alır. Proust bir filozof değildir, edebiyatçıdır. Bergson için bu konu sistemli bir öğretidir; hafıza, bilinçaltı ve süre gibi kavramları teorik açıdan inceler ve açıklamaya çalışır. Fakat Proust bunları estetik bir haz için kullanır, yaşanmışlıkların hissettirdiklerinin yitirilmediğini anlatmak için bu fikre başvurur.
Aslında birçoğumuz bu durumu yaşarız. Kimi zaman Marcel gibi bu anılar damağımız sayesinde gözümüzün önüne gelir kimi zaman ise bir koku vasıtasıyla. Bazen bir fotoğraf görür ve adeta o fotoğrafın içine dalarız. Nefes aldığımızda içimizi dolduran deniz kokusu herkese aynı mı hissettirir? Bazıları için hiçbir şey hissettirmez belki ama bazıları için memleket hasretini, eski bir aşkını veya yaptığı seyahatleri hatırlatabilir. Tüm bu istem dışı gün yüzüne çıkan anılarımız aslında geçmişten bu yana biriktirdiğimiz ve oluşturduğumuz karakteri ortaya çıkarırlar. Bu yüzden benliğimizin yeniden inşası noktasında önem taşır bu hisler. Tanpınar’ın da dediği gibi, “Belki de bir gün hatırlaya hatırlaya kendimizi yaratacağız.”
Kaynakça;
https://philosophynow.org/issues/48/Henri_Bergson_and_the_Perception_of_Time

