19. yüzyılın patetik1 aşk hikâyelerinden biri olan, André Gide’in Dar Kapı adlı romanını bu ay bitirdim. Hikâyenin yüzeyindeki romantik atmosferin altında beni asıl etkileyen şey, karakterlerin iç dünyasındaki kırılganlıktı.
Romanın merkezinde, kuzeni Alissa'ya derin bir aşk besleyen Jérôme yer alır. Alissa ise Tanrı’ya adanmışlığı uğruna hem bu yakınlıktan hem de kendi mutluluğundan vazgeçen biridir. Onun için “doğru yol”, Tanrı’ya açılan dar kapıdır ve o, bu kapıdan geçmeye gayret gösterir.
Romanın adı olan Dar Kapı, İncil’de geçen sembolik bir ifadedir. Matta İncili’nde; insanın kurtuluşa ulaşabilmesi için zor, dar ve çileli bir yolu seçmesi gerektiği anlatılır. Alissa’nın seçtiği yol da tam olarak budur. Bu kapıdan geçebilmek için tüm insani duygularını, aşkını ve hatta kendi mutluluğunu bile geride bırakır. Mutluluk, Alissa için neredeyse ahlaki bir suçtur. Jérôme ise kapının önünde kalan kişidir; sevilmek yerine anlamayı ve beklemeyi seçer. Onun trajedisi, kendi sesini yükseltmemesindedir; Alissa'ya olan aşkını savunmaz, yalnızca taşır.
Juliette ise, Alissa’nın mistik fanatizm2ini ve dünyadan kopuşunu daha net göstermek için kurgulanmış bir foil karakterdir3. Onun yaşanabilir ve somut mutluluğu, Alissa’nın soyut ve yıkıcı erdem anlayışıyla keskin bir karşıtlık oluşturur. Juliette, Jérôme’a duyduğu aşka rağmen gerçekliğe sırt çevirmez; aksine, hayatın akışına uyum sağlayarak “dar kapı”dan geçmek yerine geniş ve dünyevi yolu seçer ve kendisinden yaşça büyük olan Édouard Teissières ile evlenmeyi kabul eder. Dolayısıyla Juliette, Alissa’nın reddettiği “dünyevi mutluluğu” temsil eder.
Daha fazla ipucu vermeden romanın sonundan da bahsetmek istiyorum çünkü beni en çok düşündüren kısım burasıydı. Jérôme ve Juliette’in birlikte oturdukları, Juliette’in Alissa’dan söz açtığı sahnede; Jérôme, yavaş yavaş Juliette’te Alissa’yı görmeye başlar.
Bir süre sonra Juliette, “Haydi, uyanmamız lazım,” diyerek ayağa kalkmaya çalışır; fakat sendeleyip sandalyeye doğru düşer. Burada Juliette’in fiziksel çöküşüne tanık oluruz; bu da belki de acının yüce değil, taşınamaz olduğunu gösterir bize. Ardından roman, elinde bir lambayla bir hizmetçinin içeri girmesiyle sona erer.
Doğrulduğunu, bir adım attığını, takatsiz kalmış gibi yanındaki sandalyeye düştüğünü gördüm; ellerini yüzüne götürdü, bana ağlıyormuş gibi geldi...
Elinde lambayla bir hizmetçi girdi.
Hizmetçinin sahneye girişi ise bütün duygusal yoğunluğu böler ve okuyucunun rahatlamasını bilinçli olarak engeller. Nitekim ben de birkaç dakika boyunca kitabın sonunda takılı kaldım. Bu kadar kısa bir ifadeyle bu denli anlamlı ve aynı zamanda örtük bir mesaj sunulması, beni gerçekten etkiliyor. Hizmetçinin girişi ve elindeki lamba; zamanın akışını ve uyanmanın zorunlu olduğunu hatırlatıyor; çünkü gerçek hayat devam eder.
Sonuç olarak, Alissa kendi seçiminin bedelini gördüğünde artık çok geçtir. O, tek bir mutlak değere körü körüne bağlanmış, alternatifleri bilinçli olarak dışlamıştır. Alissa’nın hamartia4’sı, sevginin ancak yaşanmazsa saf kalacağına inanmasıdır. Hayatı dışlayan bir erdem anlayışına sahiptir ve Gide’in eleştirisi tam da buraya yönelir:
Erdem, hayatı reddettiği noktada erdem olmaktan çıkar.
- Okurda güçlü bir acıma, hüzün veya duygusal sarsıntı uyandırmayı amaçlayan anlatım. ↩︎
- Bir kişinin ya da topluluğun mistik (tasavvufi, ruhani, metafizik) inançlara aşırı, sorgusuz ve bağnazca bağlanmasını ifade eden bir kavramdır. ↩︎
- Anlatıda, ana karakterin belirgin niteliklerini ortaya çıkarmak için ona zıt özellikler taşıyacak şekilde kurgulanan karakter. ↩︎
- Aristotelesçi tragedya anlayışında, kahramanın kaderini olumsuz yönde belirleyen ahlaki kusur, yanılgı ya da hatalı karar. ↩︎

