Bastırılanın Masalı: Utanç ve Ulusal Tarihin Alegorik Yüzü

tarafından
Aralık 22, 2025
3 dakika okuma süresi
Nereye baksam utanacak bir şey var. Ama utanç da diğer şeyler gibi; insan onunla uzun süre yaşadığında mobilyalarından biriymiş gibi alışıyor.
-Rushdie, Utanç (35)

Ben Salman Rushdie ile üniversitede aldığım Postkolonyal Edebiyat 1 adlı derste tanıştım. Geceyarısı Çocukları'nı okumuştuk ve ben zorlanmıştım açıkçası çünkü ne kendisine, ne de edebiyatına aşina değildim. Fakat daha sonra okumaya devam ettim ve birkaç öyküsünü ve romanını daha okudum. Böylelikle Rushdie'nin kurmaca dünyasını daha iyi alamaya başladım. Kendisinin edebiyatı hakkında en sevdiğim şey ise gerçeklik ve fantastiğin yan yana yürüyor olması. Onun romanlarında tarih, yalnızca bir olaylar dizisi değildir. Politik figürler, toplumsal çatışmalar ve kişisel acılar; kimi zaman sembolik abartılarla, kimi zaman da olağanüstü anlarla iç içe geçer. Bu sayede, hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğim toplumları ve ideolojilerini bir ders kitabı soğukluğuyla değil; masalsı bir anlatım sıcaklığıyla keşfediyorum.

Utanç'ı da okurken, sanki tarihle masal arasında gerilmiş bir ip üzerinde yürüyormuş gibi hissetmiştim. Gerçeklik, Rushdie'nin cümleleriyle buluştukça biçim değiştiriyor; daha hayali ama aynı zamanda bir o kadar da ürpertici bir hale dönüşüyor. Rushdie'nin dili, bana hep buğu yapmış pencereyi anımsatıyor: Her şeyi gösterir, ama hiçbir şeyi bütünüyle açığa çıkarmaz. Utanç, bu yönüyle, ulusal travmaların büyülü bir kurgu içinde nasıl şekil değiştirdiğini gösteriyor; okurunu da bu karanlık ama bir o kadar çarpıcı atmosferin içine ağır ağır çekiyor.

Rushdie, alegori2yi daha özgürce kullanabilmek adına Utanç'ın geçtiği ülkeyi açıkça Pakistan olarak adlandırmaz. Gerçek siyasi figürleri açıkça ele almak yerine, onları adeta karikatürleştirir ve masalsı bir tonda ele alır. Belki de bu yüzden Salman Rushdie okurken sıkılmıyorum ve bulmaca çözermiş gibi hissediyorum.

Romanda, Hyder ve Harappa ailelerinin hikayeleri, ülkenin politik çalkantılarıyla birlikte ağır ağır örülen bir kilim gibi. Rushdie, toplumsal çöküşü düşsel bir iple kaplasa da onun ardında hep var olan karanlığı hissediyorsunuz. Tam da bu yüzden romanın dünyası bana hem yabancı hem de rahatsız edici biçimde yakın. Karakterlerin bilişsel bunalımları, ulusun taşıdığı ortak utançla birleşerek hem karanlık hem de abartılı bir masal atmosferi yaratıyor. Böylelikle Utanç, sadece bir aile dramasından bahsetmez; aynı zamanda, devletin ve toplumun kendi geçmişinden ve gölgesinden kaçamadığı bir tarihsel hayaleti görünür kılar. Hem bireylerin hem de ulusun üzerine çöken ve bastırıldıkça daha da büyüyen o hikayeyi, yüzleşilemeyen geçmişi, yeniden konuşmaya zorlar.

Geçmişlerini inkâr eden adamlar geçmişlerinin gerçek olduğunu da düşünemez hale gelirler.
-Rushdie, Utanç (181)

Kitapta, bu tarihsel ve toplumsal yükün en açık biçimde somutlaştığı karakter ise Sufiya Zinobia'dır. Sufiya, ailesinin ve toplumun görmezden geldiği ve halının altına süpürdüğü tüm günahları emen bir sünger gibidir. Sessizliği ve içine kapanan öfkesi, sadece ailesinin değil, ülkenin bastırdığı utancın sembolü haline dönüşür. Nihayetinde Sufiya, kimsenin görmeyi tercih etmeyeceği duyguların taşıyıcısı olarak, kimsenin durduramayacağı bir şiddete dönüşür ve bu dönüşüm, hem ailenin hem de ülkenin kendi gölgesinden kaçamayacağını acımasızca hatırlatır. Onun ölümü, aslında sessiz kalmış bir toplumsal hafızanın haykırışı gibidir: Yüzleşilmeyen her şey, en sonunda bir patlama yaratır; Sufiya'nın ölümü, o gecikmiş yüzleşmenin bir bedelidir.

Romanı bitirdiğimde; bastırılan duyguların, konuşulamayanların ve yüzleşmekten kaçtıklarımızın edebiyatta nasıl beden bulabildiğine şahit oldum. Bu yüzden, eğer tarihsel kurgu, toplum ve insanın karanlık tarafıyla masalsı ama sarsıcı bir yerden karşılaşmak istiyorsanız, Salman Rushdie’ye bir şans vermenizi öneririm.

…insanın anlatmayı seçtiği her hikâye bir tür sansürdür, başka hikâyelerin anlatılmasını engeller...
- Rushdie, Utanç (89)

  1. Postkolonyal edebiyat, sömürgecilik deneyimini yaşamış toplumların bakış açısından yazılan edebiyattır. Bu metinler; sömürgecilik sonrası kimlik, aidiyet, kültürel çatışma, bastırılmış tarih ve “sesini kaybetmiş” insanların deneyimlerini merkeze alır. ↩︎
  2. Alegori, edebiyatta soyut düşünce ve kavramların (buradaki iktidar, utanç, adalet, özgürlük gibi) karakterler, olaylar ya da mekânlar aracılığıyla dolaylı biçimde anlatılmasıdır. ↩︎

İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünden 2025 yılında onur öğrencisi olarak mezun oldu. Şu an Galatasaray Üniversitesi’nde yüksek lisans eğitimine devam ediyor.

1 Comment Bir yanıt yazın

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.