İnsanın kendi içinde yarım kalmış hikayeler varken, başkalarına tamamlanmamış hikayeler sunma telaşı neden? Daha kendi hikayesine kahraman olamamışken neden başkalarının hayatında figüran olmak ister? Henüz kendini bile yetiştiremezken nasıl çocuk yetiştirmeyi düşünür? Kendi öz benliğini yaratmak dile kolay gelse de oldukça zor bir marifettir. Kötü düşüncelerden tek başına sıyrılabilmek, doğru yargıların ne olduğunun farkına varabilmek kendimize yapacağımız yegâne yatırımlardan biri olurdu. Bu düşünceler elbet birçoğumuzu arada sırada yokluyordur. Fakat benim kapımı çaldılar, ben açtım ve hâlâ evimde misafirler. Başkalarını tanımak değil amacım; tek savaşım kendimle.
Kendimi tanımaya tek bir soruyla başladım: Çay mı içmek istersiniz, yoksa kahve mi? Aramızda bu soruya “fark etmez” şeklinde cevap verenler vardır elbet. Ben de bu kervandan biriydim. Ta ki fark edene kadar. Aslında çok basit gibi görünen bir soru fakat altında kocaman bir benlik yatıyor. Ne istediğini bilmek, kendi isteklerine tercüman olabilmek… Ben de bu farkındalığın getirdiği cesaretle aramaya başladım kendimi. Bu arayış bazen bir evin odasında oldu, bazen ütopik bir dünyanın tam ortasında, bazen de çıkmaz sokakların sonunda. Amacım başkalarının odalarında gezinmek değil, içimdeki dağınık odaları toparlamaya çalışmaktı. Kimi zaman hiç var olmamış bir hikâyenin karakteri olmaktı. Çıkmaz bir sokakta kendime rastladığımda, ona geri dönmenin de ilerlemek olduğunu anlatmaktı.
Bizi kendimize getirecek, yolumuza odaklanmamızı sağlayacak şeyin içimizde saklanan güçte olduğunu düşündüm hep. Kendi yolunu çizmek işte bu yüzden önemliydi benim için. Karanlıkta bir mum ışığı aramak değil de ışığın ta kendisi olmak istedim. Yalnızca gideceğim yönü bulmak için yolumu aydınlatsam yeterdi. Tam olarak kendimizi tanımak bu arayışların arasında devreye giriyor. Hiçbirimiz robot değiliz. Elbette düştüğümüz, kalkmak için çırpındığımız anlar olmuştur. Önemli olan düşmek değil, düştüğümüzde yerden bir avuç toprakla kalkabilmektir. Kendi düşüncelerimizi var edebilmek ve kendimizi bulamasak da o yola çıkabilmek… Sonuçta elimizdeki iplerle kendi salıncağımızı da kurabiliriz, boynumuza dolayıp başkalarının eline de teslim edebiliriz. Yaptığımız seçimler bizi kim olduğumuzu tanımaya bir adım daha yaklaştırır. Eğer ne istediğimizi bilmezsek yollarımız çatallaşır. Ne de olsa her şey olmaya çalışmak, hiçbir şey olamamak demekti.
Bu düşüncelerden kurtulmak o kadar kolay olmayacaktı. Sonra durup düşündüm; hakikaten kurtulmak istiyor muydum? Yoksa bunları düşünmenin de kendini tanımak olduğunu anlayacak mıydım? Çünkü çoğu insanın kendini tanımaya yönelik herhangi bir girişimi olmazken, benim bunları düşünecek fırsatı bulabilmem başarı olmasa da bir farkındalıktı. Özünü koruyarak kendini yenilemek, tanımaya çabalamak en nihayetinde kendine bir yerlerde rastlamak demekti. Belki hepimizin içinde bir yerde kendi yolunu çizmeye çalışan o “nihilist penguen” gizlidir. Umarım ben de bir gün o penguen gibi elimdeki direksiyonu, beni herkesin alkışlayacağı yöne değil de var olmak istediğim yöne kırabilirim. Şimdilik en sevdiğim rengi, en sevdiğim filmi, ait hissettiğim şehri ya da ülkeyi… Bana iyi gelen keskin enlerimi bilmesem de henüz, “çay mı içmek istersiniz, yoksa kahve mi?” sorusuna “fark etmez” demek yerine net bir şekilde “limonata” diyebiliyorum artık. Bu bir isyan değil, bu bana dayatılan iki seçenek arasında sıkışmadan, kendi yazdığım cümlenin öznesi olabilmek. Peki ya siz; çay mı içmek istersiniz, kahve mi, yoksa ötesi mi?

