Eğer ağzımızın içinde pembe ufak bir et parçası değil de pimi çekilmiş bir el bombası taşıdığımızı bilseydik, yine de bu kadar konuşur muyduk yoksa hepimiz birer suskunluk abidesi mi olurduk. Evet, fiziki boyutu ufak bir et parçasından ibaret olan bu uzvumuz, çıkardığı seslerin dönüştüğü kelimelerle bir medeniyet de inşa edebilir, bir imparatorluk da yıkabilir. İmam Gazali’nin ”Dil Belaları ve Lisan Afetleri” adlı eseri işte tam da bu konuda yazılmış bir eserdir. Kelimelerden oluşan mayın tarlasında dilimizin nasıl tango yaptığını anlatır. Bunu yaparken yalnızca ahlaki açıdan bakmaz olaya, her gün bilerek ya da bilmeyerek kendimizi düşürdüğümüz trajikomik olayları gözler önüne serer. Ayrıca bu konu başka düşünürler tarafından da işlenmiş veya herkesin de başına gelmiştir. Gazali’ye göre dil, dizginlerini tutamayacağımız ve sahibini uçuruma sürükleyebilecek hırçın bir hayvandır. Zamanımızdan bakarsak, ağzımıza filtre takamıyorsak eğer ister entelektüel görünelim ister dindar bunun bir hükmü kalmaz. Eserde ilk eleştirilen şey boş ve faydasız yani malayani konuşmalardır. Arkadaş ortamlarında, sosyal alanlarda saatlerce yapılan ve bitmek bilmez geyiklerin zaman israfı olduğuna, asırlar öncesinden bir sermaye kaybı olarak bakar Gazali. İnsanın hesabını veremeyeceği bir çöp yığınını toplamak için en kıymetli hazinesi olan zamanının feda etmesini merkezine alır.
Bu noktada şuna da değinmeliyiz, Gazali asırlar önce bu musibetin dilimizle hayatımızda olduğunu söylemiştir evet ama günümüzde konuşma ekranlardan ekrana parmaklarımızla da yapılabilen bir şey haline geldi. Yani Gazali’nin lisanın afeti dediği şey artık dokunmatik ekranın veya mekanik klavyelerin afeti haline geldi. Evet, belki ses tellerimiz susuyor ama kelimeler parmaklarımızdan malayani okyanusuna akmaya devam ediyor. Gazali’nin o korktuğu derin boş laf uçurumuna doğru sürükleniyor.
Mira ve cidal, yani haklı olduğunu kanıtlama hırsıyla girilen amansız tartışmalar. Dilin en sinsi tuzaklarındandırlar. Karşısındakini cehaletle suçlayıp, haklılığını onayarak ego tatmini yapmak isteyenler gazalinin eleştirdiği ilkel birer kibir abideleridir. Haklıyken bile tartışmayı uzatmamayı ve susmayı beceremeyen bir akıl, kelimelerin şehvetine kapılmış demektir.
Bu noktada, Gazali’nin yirmi farklı başlıkta topladığı bu lisan afetlerine akademik bir açıdan bakan Nurullah Altaş’ın “Kelimelerin Gücü ve Ahlaki Sorumluluk: Gazali’nin Dil Psikolojisi Üzerine Bir İnceleme” adlı makalesinde belirtildiği üzere; Gazali dil ahlakını sadece dini ve ahlaki birer yasaklar listesi olarak görmez, kelimelerin insan psikolojisi ve toplumsal bağlar üzerindeki dönüştürücü gücünü analiz eder. Altaş, Gazali’nin “sükût” öğretisini sıradan bir suskunluk değil, bireyin kendi zihinsel ve kalbi süreçleri üzerinde tam bir tahakküm kurma eylemi olarak tanımlar. Yani susmak, aslında lüzumsuz konuşarak veya yazışarak toplumsal ekolojiyi kirletmeye karşı verilmiş entelektüel bir tepkidir. Susmak en büyük cevap ve en etkili protestodur yani.
Sonuç olarak Gazali dilin önündeki o doğal diş ve dudak perdelerini birer kale kapısı gibi kapalı tutmamızı öğütler. Çünkü ağızdan çıkan veya klavyeden fırlayan bir kelime yaydan fırlayan bir oktan farksızdır. Bir kez çıktı mı geri dönüşü çoğunlukla imkansızdır. Elbette modern dünyamız bu konuda da birtakım istisnalar yaratmıştır. Eğer lisanımızı her aklımıza geleni perdesizce kusacak şekilde salarsak, köşe başlarında oynatılan ve alay edilen birer kuklaya dönüşmemiz kaçınılmaz olur. Ebu Bekir (r.a) başıma gelen bütün felaketler bunun yüzünden gelmiştir diyerek ağzında çakıl taşı taşırmış. Bizler ağzımızdakiyle uğraşmanın yanında, cebimizde ve parmaklarımızın ucuyla da uğraşırken elbette sorunu ağzımızda çakıl taşı taşıyarak çözemeyiz. Ancak belki o çakıl taşlarının ağırlığını hissetsek fena da olmaz.
KAYNAKÇA
- Gazâlî, İ. (2007). Dil Belaları Lisan Afetleri (Kitâbu’l-Âfeti’l-Lisan) (Çev. A. Er). İstanbul: Bedir Yayınları.
- Altaş, N. (2018). Kelimelerin Gücü ve Ahlaki Sorumluluk: Gazâlî’nin Dil Psikolojisi Üzerine Bir İnceleme. İslam Ahlak Çalışmaları Dergisi, 4(1), 41-55.
