İletişim, “Ben”, “Öteki” , Varoluş…

Temmuz 23, 2026
5 dakika okuma süresi

İletişim, düşüncelerin, duyguların kaynak-mesaj-alıcı düzleminde aktarılması olarak tanımlanır iletişim kitaplarında. Çeşitli iletişim modelleri olmakla birlikte bu iletişim modelleri, yaşanan dönemlere göre iletişim teknolojilerinin de gelişimiyle evrilmiş ve iletişimi de dönüştürmüştür. Ancak konu o denli geniştir ki, iletişim meselesi formülleri, şemaları çoğu zaman aşan ve bize her defasında bilmediğimiz yeni tarafı deneyimleten  bir yoldur. Hatta yöntemdir diyebilir miyiz?

İletişim tek bir zamana, tek bir döneme sığdırılmaya çalışılan, kesin yargılar bildiren tanımlardan çok bir “keşif” meselesidir aslında ve biz bu yönü sıklıkla ihmal ederiz. İletişim denilince akla ilk gelen “karşı taraf”tır. Yani alıcıdır, yani bir başka ifadeyle “öteki”dir, “başkası”dır. Çünkü zannederiz ki, iletişime girdiğimiz andaki tek derdimiz kendimizi karşı tarafa iyi ifade edebilmek ve iyi anlaşılabilmektir. Peki ya kendimiz?

İletişim, alıcıdan yani mesajımızı alan karşı taraftan çok “kendimiz”le ilgili bir meseledir. Alıcı, bizi, şayet mesajımızı almaya niyetliyse duyacaktır. O tarafta işler farklı işleyebilir ve her zaman da farklı işler. Bizden çıkan mesaj karşımızdaki insana gidene kadar türlü uzun yollardan geçer. Türlü işlemlerden geçer. Türlü engellerle karşılaşır. Biz ağzımızdan çıkan her kelimenin anında karşı tarafta duyulacağını ve arzuladığımız gibi bir etki yaratacağını zannederiz. Oysa duyulmak bazen yıllarımızı alabilir. Bazen hiç duyulmayabiliriz ve dahası mesajımızla karşı tarafta bırakmak istediğimiz etki hiçbir zaman gerçekleşmeyebilir. İfade ettiklerimiz, “öteki”nde bizim kontrolümüz dışında, daha farklı çağrışımlar yaratabilir. Bu iletişimsizlik değildir. Bir felaket de değildir… Bu, iletişimin bizlere kendimizi keşfedebilmemiz için sunduğu en büyük armağandır… “Öteki”nden başlayan yolculuğumuzun kendimize dönmesini sağlayan en büyük armağan…

Kendimizi ancak iletişim yoluyla keşfedebiliriz. Fakat bunu gerçekleştirebilmemiz için “öteki”ne , “ötekinin bakışına, düşüncelerine ve yorumlarına” ihtiyacımız vardır. Kendimize dönebilmemiz için de “öteki” lazımdır bize. Çünkü “öteki” bize bizi yansıtan bir aynadır. O aynadaki gerçekliği “başkası” gösterir. Asıl mesele tam da buradadır. İletişim sayesinde karşılaştığımız aynadaki o gerçeklikle, o suretle temas etmeye gönlümüz ve rızamız var mıdır? Varsa uzun bir yolculuktur bu… Her defasında yeni bir şey deneyimlediğimiz, anlaşılmadıkça, duyulmadıkça, arzu ettiğimiz etkileri yaratamadıkça ve arzuladığımız ilişkileri kuramadıkça kendimize döndüğümüz ve yeni cevaplar bulduğumuz bir yolculuk…

Tüketim çağının hazırcılığına ve “hazcılığına” uygun olarak yazılan kişisel gelişim kitaplarındaki gibi karşımızdaki kişiyi kısa sürede istediğimiz kıvama getirebileceğimiz bir dünya yoktur, olmamıştır da hiçbir zaman…Kaldı ki söz konusu, kısa sürede dilediğimiz etkiyi yaratabileceğimiz ve üzerinde istediğimiz her şeyi yapabileceğimiz bir nesne değildir… Bir insandır, dolayısıyla öznedir ve öznesi “insan” olan hiçbir konu bu kadar basit değildir.  Öznesi insan olan hiçbir konu indirgemeci yaklaşımlarla, kesin yargılarla incelenemez.

Kendi içimizde yolculuğa çıktıkça farklılaşır iletişim. Bu yolculukta kendimizi deneyimleme biçimimiz,”öteki”ne bakışımızı da değiştirir. “Öteki”ni kendimizden yola çıkarak anlayabiliriz ancak ve onun bizi anlamadığı nokta kimi zaman “öteki”yle ilgili olmakla birlikte bazen de bize başka bir şey söyler… İletişimde anlaşılamadığımız, duyulamadığımız her nokta bize kendimizle ilgili bir şeyler fısıldar. Asıl konu o fısıltıya kulak verip vermeyeceğimizdir. Bu süreçte bakışımız “öteki”nde olduğu sürece kendimizle ilgili hiçbir şey duyamayız ve deneyimleyemeyiz. Anlaşılamadığımız her noktada ve arzuladığımız iletişim biçimini kuramadığımız her defasında kendimizi suçlar dururuz. Peki ya bakışımızı kendi içimize çevirirsek? Duyulamadığımız, anlaşılamadığımız yerlerde kendimizi duymayı ve anlamayı, anlamlandırmayı bazen de o “anlamsızlıkta kalmayı” deneyimlemeye izin verirsek?

Baudrillard’ın da dediği gibi, her şey anlamlı olmak zorunda değildir. Her şeye, herkese ve kendimize bir anlam inşa etme mecburiyetimiz yoktur. Bazen o anlamsızlıktan türer her şey… Bu, iletişimsizlik değildir…Bu bir varoluştur… Tüm eksiliğiyle, tüm kusurlarıyla, yanlışlarıyla, zaaflarıyla, ihtirasları, acıları ve tutkularıyla, arzularıyla varoluştur… kesintisiz bir varoluş… İletişim, bu varoluşu deneyimletmeye çalışır her defasında. Biz varoluşun bu taraflarını reddettikçe daha çok deneyimletmeye çalışır.

Çünkü yaşadığımız çağ böyle bir çağdır. Mükemmelliği ve kusursuzluğu dayatır. Reklamlarda bize “terlemememiz gerektiği” söylenir mesela… Ya da hep aynı kiloda kalmamız ve kusursuz bir bedene sahip olmamız… Güzelliğin tanımını da, mutluluğun tanımı da kesin olarak bilen taraflar vardır (bu tarafları kimlerin, nelerin oluşturduğu ayrı bir yazı konusudur). Bizden sürekli olarak bu tarafların çizdiği mükemmel, kusursuz hayata uymamız, itaat etmemiz ve onların dayattığı özelliklerde bedenlere sahip olmamız beklenir… Beden politikaları reklamlar ve kitle iletişim araçları yoluyla işler durur… Farkında olmadan varoluşumuzu kesintiye uğratır… Çünkü bu istenir. Reklamlar ve daha geniş anlamda kitle iletişim araçları yoluyla yapılmak istenen bilinçli bir şekilde varoluşun sürekliliğini kesintiye uğratmaktır. Onu baltalamaktır. Her şey anlamlı olmak zorundadır. Her şey kusursuz işlemek ve mükemmel olmak durumundadır. Hiç terlemememiz gerekir, hiç kötü görünmememiz istenir. Bu durumun ruhsal taraftaki karşılığı hata yapmamak, zayıf görünmemek, her şeyi çözebilmek, daimi bir güçle başımıza gelenleri mükemmel bir biçimde yönetebilmek, her şeye yetişebilmektir. Bu mümkün müdür? İnsan varoluşu bu dar ve sorunlu bakış açılarına sığmayacak denli özel ve derindir…

Bu sorunlu, sağlıksız bakış açılarını açığa çıkarmadıkça, ifşa etmedikçe iletişimi sağlıklı kılamayız… Kendimize dönüp varoluşumuzu olduğu haliyle görmedikçe ve onu “her haliyle” deneyimlemeye razı gelmedikçe kendimizle karşılaşamayız ve kendimizi bilemeyiz… İletişimin “öteki”nde başladığını ve “öteki”nde bittiğini zanneder dururuz… Oysa yaşam, iletişimin bize sunduğu deneyimlerle bizi zenginleştirmek için öylece durur karşımızda…

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bunu Kaçırma!