Amaca giden her yol mübahtır. Bu anlayış, kabaca, İtalyan düşünür Niccolò Machiavelli’ye atfedilen “Amaç, araçları meşrulaştırır.” sözünün insanlar tarafından yorumlanış biçimini ifade eder. Hayatımızın hemen her alanında kendini gösteren bu anlayış, zamanla yaşantımıza yön verir hâle gelmekte; insanımız ise bu sözü, kolaya kaçmanın bir bahanesi olarak kullanmakta ve böylece kendi davranışlarını meşrulaştırmayı, dahası bu durumu doğallaştırmayı da ihmal etmemektedir.
Günümüz Türkiye’sinde eğitim ve öğretim, kişisel gelişimin temel unsurları olmaktan çıkarak bireysel başarıya ulaşmanın birer aracı halini almıştır. Okumaya gönlü olmayan çocuğun sanayi sitesine bırakılması misali, eğitim sistemi de çoğu zaman bireyin kendine özgü yeteneklerini geliştiren bir süreç olmaktan ziyade seri üretim benzeri çıktılar üretmeyi amaçlayan bir yapıya dönüşmektedir. Bir neslin düşünme, sorgulama ve kendilerini keşfetme süreçlerinin geri plana itildiği bu anlayışta eğitim, bireyi geliştirmekten ziyade bu anlayışa hizmet eden bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sayede toplum içerisinde ‘okumuş cahil’ kavramı hayat bulmuş, kendine bir yer edinmiştir. Okumanın ve öğrenmenin asıl amacının unutulduğu bu devirde insanlar, belki de geçim derdinin etkisiyle, hayatta karşılaşacakları soruların cevaplarını ezberleyerek mevki ve kariyer sahibi olmayı başarı saydıkları bir anlayış içerisinde takındıkları at gözlükleriyle, farkında bile olmadan, koca bir hayatı kaçırdıklarının idrakine dahi varamamaktadırlar.
“Amaca giden her yol mübahtır.” anlayışı, kültürel değerlerimizle bağdaşmadığı hâlde sıkı sıkıya sahiplenilmiş; yapılan pek çok hareket ve davranış, bu sözün ardına sığınılarak masumlaştırılmıştır. Öyle ki eğitimde öğrenmenin yerini ezberin almasında bir sakınca görmeyenler, sözde bireysel başarıları eğitimin başarısı olarak göstermekten de geri kalmamışlardır. Sınavlarda elde edilen sonuçlar ve kazanılan unvanlar başarı ölçütü olarak öne çıkarılırken, öğrencilerin ne öğrendikleri, öğrendiklerini ne ölçüde anlamlandırabildikleri ve edindikleri bilgileri hayatlarında nasıl kullanabildikleri göz ardı edilerek topluma ne kazandırdıkları sorgulanmamaktadır.
Altmış altı aylıkken başlayan eğitim ve öğretim hayatı sonrasında devam eden on iki yıl boyunca öğretmekten çok ezberlemeyi hedef almış bir sistem içerisinde öğrencileri bireysel başarıya yönlendirmiştir. Çocukluk çağında başlayan bu uzun süreç, bireylerin düşünme ve sorgulama becerilerini geliştirmek yerine ezberlenen bilgiler ışığında süregelmektedir. Ezberin hayat bulduğu bu sistem içerisinde eğitimin gerçek anlamından söz edebilmenin dahi önü kapatılmıştır. Çocuğun bir birey olması için gerekli olan eğitim, toplum için bir tehdit haline gelmekte; yalnızca bilgi aktarmak, sınavları geçmek ya da bireye bir meslek kazandırmak olmayan eğitimin asıl amacı ‘insan’ olmayı öğretme kısmını es geçmektedir. Oysaki eğitim; insanın düşünmesini, sorgulamasını, öğrendiklerini anlamlandırmasını ve hayatı bütün yönleriyle kavramasını sağlayan bir süreçtir.
Geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkeler kavramları da tam burada anlam kazanmaktadır. Eğitim ve öğretimin içinin boşaltıldığı “Amaca giden her yol mübahtır.” anlayışı yerini “Bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” anlayışına dönüştürülerek yeniden düşünülmelidir. Çünkü sorgulayan, üreten, çözüm geliştiren ve toplumsal sorunlara katkı sunan bireyler yetiştirmek ezbere dayalı bir eğitimin amacı değildir. Şayet ezberin yerini öğrenmenin, kabullenmenin yerini düşünmenin ve yalnızca bireysel başarının yerini gelişimin aldığı bir düzende eğitimin ülkenin düşünsel, toplumsal ve ekonomik gelişimine katkısı da yadsınamaz olacaktır. Dolayısıyla mesele yalnızca öğrencilerin on iki yıl boyunca ne öğrendikleri değil, bu yılların sonunda nasıl bireylere dönüştükleri ve edindikleri bilgi birikimini ülkenin gelişimine ne ölçüde yansıtabildikleridir.
Eğitimin gerçek başarısı, bireyin önce ‘insan’ olmasını sonra da topluma ne kattığıyla doğru orantılıdır.
Osman Argül
