İnsan hayatı boyunca bir şeylerin peşinden koşuyor. Daha çok para, daha iyi bir hayat, daha fazla başarı, daha büyük bir ev, daha güzel bir gelecek… Liste uzayıp gidiyor. Fakat bütün bu koşuşturmanın içinde çoğu zaman en önemli şeyi unutuyoruz: Mutlu olmayı.
Çünkü mutluluğu bir hedef haline getirdiğimiz anda, onu ulaşılması gereken uzak bir nokta gibi görmeye başlıyoruz.
“Şuna sahip olursam mutlu olurum.”
“Bu işi başarırsam içim rahat eder.”
“Bir gün her şey yoluna girerse hayatın tadını çıkarırım.”
Oysa hayat, sürekli ertelenen bir mutluluk için harcanamayacak kadar kısa.
Bazen insan, sahip olmadığı şeylerin hesabını yaparken elindekilerin değerini fark edemiyor. Bir türlü tamamlanmayan beklentiler, bitmeyen istekler ve başkalarının hayatlarıyla yapılan kıyaslamalar, insanın kendi hayatındaki güzellikleri görmesine engel oluyor.
Belki de mutluluğun önündeki en büyük engel, onu sürekli dışarıda aramamızdır.
Mutluluk her zaman büyük olayların içinde saklı değildir.
Bazen sabah içilen bir çayın sessizliğindedir.
Bazen sevdiğimiz bir insanın “Nasılsın?” diye gerçekten merak ederek sormasındadır.
Bazen uzun zamandır görmediğimiz bir dostun sesini duymaktadır.
Bazen de bütün sıkıntılara rağmen “Bugün de ayaktayım.” diyebilmenin verdiği güçtedir.
İnsan, hayatında anlam taşıyan bir şeyler üretmeye başladığında ise bakış açısı değişir.
Bir çocuğun hayatına dokunmak…
Bir insanın derdini dinlemek…
Bir iyiliği karşılık beklemeden yapmak…
Bir hayalin peşinden emek vererek gitmek…
Topluma, ailesine, çevresine faydalı olabilmek…
İşte insanın iç dünyasını asıl besleyen şeyler bunlardır.
Çünkü insan yalnızca sahip olduklarıyla değil, hayata kattıklarıyla da kendini değerli hisseder.
Bugün mutsuz olduğumuz için kendimizi suçlamak yerine belki de kendimize başka bir soru sormalıyız:
“Beni ne mutlu eder?” değil, “Ben hayatıma ve başkalarının hayatına ne katabilirim?”
Çünkü bazen mutluluk, aradığımız şey olmaktan çıkar; yaptığımız güzel şeylerin ardından hayatımıza sessizce yerleşir.
Tıpkı uzun zamandır beklediğimiz bir misafirin kapıyı çalmadan önce evin ışıklarını yakması gibi…
Hayatın bütün güzellikleri, onları zorla yakalamaya çalıştığımızda elimizden kayabilir. Ama kendimize, sevdiklerimize ve anlamlı amaçlara yöneldiğimizde bazı güzelliklerin zaten yanı başımızda olduğunu fark ederiz.
Belki de mesele daha fazlasına sahip olmak değil…
Sahip olduklarımızın farkına varabilmektir.
Belki daha hızlı koşmak değil…
Nereye koştuğumuzu bilmektir.
Ve belki de mutluluk, hayatın bize vereceği bir ödül değil; doğru yaşamanın sessiz bir sonucudur.
Bu yüzden bugün kendinize biraz zaman ayırın.
Her şeyi kontrol etmeye çalışmayı bırakın.
Herkesi memnun etmeye çalışmayın.
Hayatınızı başkalarının hayatıyla ölçmeyin.
Küçük güzellikleri küçümsemeyin.
Ve kendinize anlamlı bir amaç bulun.
Çünkü insan bazen mutluluğu aramayı bıraktığında, aslında onun çoktan kendi hayatının bir köşesinde beklediğini fark eder.
Bazı güzellikler peşinden koşulduğunda değil, hayatın akışına güvenildiğinde gelir.
Belki de huzur dediğimiz şey tam olarak budur:
Aramaktan vazgeçtiğimiz anda, kendimizi bulmak…
