Bir İstiklal Meselesi

tarafından
Aralık 8, 2025
5 dakika okuma süresi

Çocuktum, çok küçüktüm bu dünyayı anlamak için. İstanbul çok büyüktü ve ben bunu yalnızca İstiklal Caddesi ile bile anlamıştım. Küçük kuzenimin elinden tutmuş, gözümü eski antika binaların üzerine, ışıklı tabelalara dikmiştim. Televizyonda kimi izliyorsan bu caddede onları görürsün demişlerdi. Yanımızdan geçen her insana gözlerimi kabartıp bakıyordum belki tanırım diye. Kırmızı tramvay geliyordu karşıdan. Çocuklar ellerini dışarı uzatarak seyahat ediyorlardı bu eski ve sevimli tramvayda. Annem beni ilk kez getirmişti İstiklal Caddesine. Büyülenmiştim, ayağımı bastığım tüm taşlara merakla bakıyordum. İşte Avrupa ülkesi gibi hissettiren ve hayallerimi süsleyen o caddedeydim. Her duygu vardı bu caddede: öfke, hayal kırıklığı, mutluluk, hasret, sevinç, heyecan… En önemlisi de aşk! İnsan bu caddede yürürken âşık olmak istiyor. İlla ki bir insana değil, hayatına da âşık olmak istiyor. Ve en önemlisi de bu caddeyi görenler İstanbul’da yaşamak istiyor. Çocukluğum gibi…

Yıllar geçtikçe, içimdeki İstiklal büyüdü, büyüdü ve bu hayali yaşamak istediğimi fark ettim. Çünkü hayaller hep ikiye ayrılır. Biri, hayal olarak kalmasını istediklerimiz, biri de gerçek olması için yüzde yüzümüzü verdiklerimiz… İşte ben, ikincisini seçmek istiyordum. O sene bu sene idi. Soğuk bir kış gecesi, henüz radyonun yerini popüler müzik uygulamaları almamışken, içimde kocaman bir umutla ders çalışıyordum. Masama İstanbul resimleri koymuştum. Her gün yaşamak istediğim hayalime bir adım daha yaklaştığımı görmek için… Ve radyoda bir şarkı duydum.

“Tam yılın aşk aylarında, İstiklal barlarında her gece coşarken

Tüm sıkı dostlar yanımda, boş kadehler masamda dolarken, taşarken…”

Bu sahneyi gerçek yapmak içindi tüm çabam.

Sonra bir dizi izledim. İsmi “Kayıp Şehir”. Karadenizli bir aile, İstiklal’in karanlık yüzü, “arka sokakları” Tarlabaşı’nda var olma mücadelesi veriyordu. Orada da anladım ki kaybolsam bile bu şehirde kaybolacaktım. O kadar hayran olmuştum ki diziye, başrolü ile bile yıllar sonra tanıştım. Bana İstanbul’u ve sevgisini aşılayan herkesin yeri bende çok özel.

Üniversite sınavı açıklandı sonra. Artık o hayalin gerçek olma vakti gelmişti. Ben artık İstanbul’lu olmuştum. İstiklal beni mutlu edecekti, üzecekti, sevecekti, yaşatacaktı işte… Bir sürü öyküm bir sürü anım olacaktı orada. Belki âşık olacaktım, yeni dostlar edinecektim. Yeni bir meslek edinecektim. Ve yazacaktım, sürekli yazacaktım bu şehirde. Yazabileceğim tüm kağıtlar ve kalemler tükenene kadar yazacaktım…

Ve öyle de oldu. Yaşadım ben İstiklal’i, sonuna kadar yaşadım. Kadehlerim doldu, boşaldı, tekrar doldu… Ağladım, güldüm, âşık oldum, ah ettim, üşüdüm, yalnız da kaldım. Ama hayatı da burada öğrendim. Güçlü kalmayı, derdini arkana alıp ayağa kalkıp yürümeyi de!.. Her gün aynı barda, duvarlarına en sevdiklerimin isimlerini yazarak yaşattım ben İstiklal’i içimde. En yakın dostlarımın omzunda ağlayarak atlattım acılarımı, her sokağına bir anı bırakarak… İstisnasız her an özleyerek yaşadım anılarımı. İstiklal sadece bir cadde değildi, gençliğimdi, yolculuğumdu, beni ben yapan her şeydi!

Yaşadım dedim ya hani… Dili geçmiş zaman artık benim için İstiklal. Yıllar benden onu aldı; yıllar benden anılarımı çaldı, büyüdük ve yollarımız ayrıldı. Artık o sokakların bile belki beni unuttuğu düşünüyorum. Belki de en sevdiğim barın duvarına kazıdığım isimler silinmiş durumda. Belki de yürüdüğüm sokaklar artık aynı değil. Ancak umut, içimizde beslediğimiz o cılız ve çaresiz umut, her daim var ve var olmaya devam edecek.

Şimdi yine soğuk bir kış gününde, radyoda o şarkı çalarken, İstiklal’i hayal ettiğim yerdeyim; çocukluğumun geçtiği evde. İstiklal’i düşlemekten yine vazgeçmiyorum. İçimde büyüttüğüm hayal, bu defa çok daha büyük, çok daha canlı. Aynı zamanda çok da imkânsız. İstiklal ve İstanbul ile ikinci kavuşmamız çok daha zor bedeller ödeyerek olacak anlaşılan. Şartlar ne kadar kötü olursa olsun hayaline tutunmak güç veriyor insana. En uzun yol, hayallere giden yoldur. En kısa yollar, vazgeçenler içindir. Ve bir hayalperest, vazgeçmemesi gerektiğini en iyi bilendir.

Bir rüya gördüm. Duvardaki tuğlasına, pencerenin panjuruna, sokağın aydınlatmasına, Arnavut kaldırımlı taşına kadar gerçek olan bir rüya. Tüm sevdiklerim vardı. Ve de en sevdiğim şarkılar. Neon bir tabela da vardı. Hayalimin ismini taşıyan, beyaz bir yuvarlak. Üzerinde pembe, mor, yeşil ve mavi ışıklar… Eski binaların içinde gelecekten gelmiş gibi aykırı duran o neon tabela. Eski bir binanın üçüncü katında, balkon demirlerine iliştirilmiş o tabela. Fransız balkonlu bu bina, Galata Kulesini görüyor. Binlerce insanın her gün geçtiği, fotoğraf çekildiği, güldüğü, ağladığı o sokakta. İşte o sokakların birinde, benim hayalim yaşıyor. Aklım ve kalbimin almayacağı kadar büyük bir hayal. Gerçek olması çok zor ama imkânsız değil.

Yıllar önce kuzeninin elinden tutmuş İstiklal caddesini ilk kez gören o küçük kız, o hayale tutunarak bu satırları yazıyor. O küçük kız şimdi büyüdü. Ama kurduğu hayal, küçük bir çocuğun kurduğu hayalden farksız. Çünkü içimizde çocukluğumuzu yaşatmak istersek, o çocuk asla susmaz…

Bazı teşekkürlerim var bu hayata… Başta bu hayali kurmama fırsat verdiği için hem İstiklal, hem İstanbul’a.. Benim hayalime bu yolları açan o meşhur diziye ve oyuncuya, en önemlisi de benimle her anımda birlikte olan canım dostlarıma… Bir gün o neon tabelalı yerde, en sevdiğimiz şarkılar eşliğinde buluşacağız. Topuklarımız Arnavut kaldırımlı sokakta kırılacak, sevinç gözyaşlarımız Galata Kulesinden denize akacak, kahkahalarımız neon tabelalı balkondan sokağa taşacak. Ve kulenin tepesinden tüm hayalperestlere sesleneceğiz. Asla vazgeçmeyin, içimizdeki minik hayalperestler dileklerini dilemişler, bizi bekliyorlar. Yol uzun, hayat kısa. Emin adımlarla kol kola, omuz omuza yürümeye devam…

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bunu Kaçırma!

Pamuk

Her insanın unutamadığı tatlar vardır hayatında.