Ülkemizin bitip tükenmez acı hikayeleri var bildiğimiz gibi. Bu hikayeler televizyon ekranlarına genellikle istemediğimiz şekillerde yansıyor. Çok yoğun ve koşturmacalı hayat akışımız biraz rahatlasın isterken kumandanın tuşuna bastığımız anda keder sahibi oluyoruz. Her geçen gün artan kadına şiddet ve ne yazık ki cinayet haberleri, dizilere de konu oluyor. Peki ya nasıl?
Toplumumuzda kadının yeri “geleneksel aile” kavramında anne ve eş rollerini kapsıyor genellikle. Çalışan bir kadın da olsa ataerkil düşünce yapısına göre kadın önce anne olmalıdır ve evine özen göstermelidir. Evi çekip çeviren, eve para getiren taraf erkekler olmalıdır. Bu düşünceye göre, kadınların kendine ait bir sosyal hayatı olmamalıdır, kendini evine, eşine ve ailesine adamalıdır. “Ev hanımlığı” kavramını bir zorunluluk olarak savunan bu zihniyet, ekranlardan evlerimize sızıyor.
Ekranlar bu anlamda ikiye bölünmüş durumda. Kimi dizilerde güçlü, meslek sahibi, seküler bir yaşam tarzı benimsemiş kadınlar yer alırken kimi dizilerde ise şiddet gören, eğitim hakkı engellenen, bir erkeğin 2. veya 3. eşi olmaya mahkum edilen ve bu öğrenilmiş çaresizliği kabullenen kadınlar görüyoruz. Çaresizliği kabullenen kadın karakterler, giderek yükselen bir şiddete maruz kalıyorlar. Silahlar, bıçaklar, yumruklar, tekmeler ne yazık ki ekranlarda sıkça gördüğümüz manzaralar.
Şu sıralar perşembe akşamları ekrana gelen “Halef: Köklerin Çağrısı” dizisinde, iki kadın başrol karakterin aynı erkek için mücadele ettiğine tanık oluyoruz. Üstelik bu iki kadın kardeş. Dahası, hikâyenin merkezindeki erkek karakter, bu iki kadını aynı evin içinde yaşamaya zorlayan bir konumda duruyor. Kadın karakterlerin profillerine baktığımızda ise çarpıcı bir tezatla karşılaşıyoruz. Biri meslek sahibi bir doktor; iyi bir ailede, sevgiyle büyütülmüş. Diğeri ise okumasına izin verilmediği için eğitimden mahrum bırakılmış, sevgisiz bir ortamda büyümüş ve hayatı boyunca kadın olmanın “ağırlığı” altında ezilmiş. Sosyolojik, kültürel ve ekonomik olarak iki uçta yer alsalar da, hikâye bu iki kadını aynı noktada buluşturuyor: Bir erkeğin eşi olmak.
Bir kadının toplumda yalnızca “eş” kimliğiyle tanımlanması ne kadar acı. Daha da acısı, bir kadının kendi hayallerinden vazgeçecek kadar bunu istemesinin romantize edilerek anlatılması. Bu tür anlatılar, imkânı olmayan, yolu baştan kapatılmış genç kızlar için ilham verici olmaktan çok uzak; aksine umut kırıcı. Çünkü onlara sunulan tek ihtimal, yine bir erkeğin hayatında yer kaplayabilmekten ibaret.
Bir diğer çarpıcı örnek ise pazartesi akşamları ekrana gelen “Uzak Şehir” dizisi. Bu dizide bir kadın, kocası öldükten sonra “töre gereği” kocasının kardeşiyle evlenmeye zorlanıyor. Üstelik öldüğü söylenen eşi daha sonra geri dönüyor ve iki erkek, bir kadının mahremine dair en özel konuları, tüm aile bireylerinin duyabileceği şekilde tartışabiliyor. Ortada, iki erkek kardeşin bir kadını “paylaşmaya” çalıştığı rahatsız edici bir tablo var.
Kadın karakter ise Kanada gibi bir ülkede doktorluk yapmış, eğitimli ve mesleğinde son derece başarılı biri olarak anlatılıyor. Ancak tüm bu birikimine rağmen, içinde bulunduğu durumu kabullendiğini izliyoruz. Dizide ne yazık ki bir kadının itiraz etme hakkı, iki erkeğin vereceği kararların sınırları içinde tanımlanıyor. Kadının söz hakkı yok; yalnızca erkeklerin alacağı kararlara uyum göstermesi bekleniyor.
Dizi ilerledikçe, güçlü olduğu ve kendi ayakları üzerinde durabildiği vurgulanan bu kadın karakterin, sonunda bu “sisteme” ayak uydurduğunu görüyoruz. Daha da çarpıcı olan ise kendisine yöneltilen zorbalığı normalleştirmesi, hatta buna merhamet göstermeye başlaması. Peki verilmek istenen mesaj nedir? Ne anlamalıyız? Ne kadar güçlü, ne kadar eğitimli olursanız olun, bir erkek istemezse hiçbir şey mümkün değil mi?
Yorum, siz değerli okuyucularımızın.
Acı tablo, bu dizilerin reyting sıralamasında ve oranlarda birinci sırada yer alması.

Özellikle ebeveyn denetiminin giderek zorlaştığı, “Free TV” olarak adlandırılan ana akım medyanın şiddet içerikleriyle dolup taştığı bu dönemde, böylesi yapımların yüksek reytingler alması toplumun şiddetle ne kadar iç içe geçtiğini ne yazık ki açıkça gösteriyor. Farkındalık yaratmayı amaçlayan bazı diziler ise yeterince izlenmediği için, şiddete karşı yükseltilmek istenen ses daha baştan kısılıyor. Buna karşılık, yüksek reytingli yapımların büyük bir kısmında kadınların yoğun psikolojik ve fiziksel şiddete maruz bırakıldığını izliyoruz. En acı olanıysa, bu şiddetin kimi zaman bir kadından başka bir kadına yöneltilmesi. Şiddetin yalnızca erkek egemen bir tahakküm biçimi olarak değil, sistemin içselleştirilmiş bir sonucu olarak yeniden üretildiğine tanıklık ediyoruz.
Kapitalist bir zihniyetle hareket eden, yalnızca kâr getiren ve izlenmesi garanti olan “kadına şiddet ve dram soslu” işleri üretmekten geri durmayan senaristler, yol açtıkları ağır sonuçları halktan kopuk bir bakış açısıyla göremiyor olabilir. Para kazanma hırsı, farklı ve özgün hikâye fikirlerinin önüne geçtikçe ekranda aynı kalıpların tekrarını izliyoruz.
Oysa gerçek şu ki; şiddete meyilli, eğitim seviyesi düşük ya da kendi suçunu meşrulaştırma eğiliminde olan bir kesim, bu yapımlarda kendini kolaylıkla bulabiliyor. “O yapıyorsa ben de yaparım” düşüncesiyle hareket etmeye başlıyor ya da izlediği karakterle kendini özdeşleştirip ona özenebiliyor. Böylece ekranda normalleştirilen şiddet, gündelik hayatta da karşılık bulabiliyor. Ne yazık ki çok iyi bir çıkış yapan pek çok yapım, “şiddet izleniyor” anlayışıyla zamanla aşağı çekiliyor. Hikâye derinliği ve karakter gelişimi yerini kolay tüketilen, zarar verici klişelere bırakıyor. Bu da yalnızca sanatın değil, toplumsal sorumluluğun da göz ardı edildiğini gösteriyor.
Şiddeti ekranda anlatmanın pek çok yolu vardır ve bu yollar, şiddeti açıkça teşhir etmekten geçmez. Şiddeti anlatmak; bol kan, bol gözyaşı, vurulan ve işkence edilen kadın bedenlerini seyircinin gözüne sokmak değildir. Göstermeden de şiddet anlatılabilir. Yazılan senaryolarda bu şiddeti “namus”, “töre” ya da “kader” gibi kavramlarla aklamak zorunda değilsiniz. Bir kadını bir erkeğin ikinci eşi konumuna itmek zorunda da değilsiniz. Aynı şekilde, bir erkek uğruna birbirine düşman edilen, neredeyse birbirini öldürecek noktaya getirilen kadınları göstermek de sağlıklı ve adil bir bakış açısı sunmaz.
Erkeği yücelten, kadını aşağılayan bu zihniyetin değişmesi gerekiyor. Her geçen gün yeni bir kadın cinayetinin haberini alırken, bu hikâyeleri ekranlarda tekrar tekrar göstererek şiddetin normalleştirilmesine katkı sunmak gerçekten doğru mu? Sürekli erkeği güçlü ve haklı konumda gösteren senaryoların yazılması ve bu senaryoların büyük bir kısmının kadınlar tarafından kaleme alınması ise ayrıca düşündürücü. Bu tür anlatıların hangi zihniyete hizmet ettiği artık açıkça ortada.
Peki ne olmalı?
- Dizilerin senaryo ekipleri; nitelikli, eğitimli, genç ve çağın ruhunu okuyabilen zihinlerden oluşmalı. “Halk ne izliyorsa onu yapalım” anlayışı yerine, “daha kaliteli ve daha sorumlu ne anlatabiliriz?” sorusu merkeze alınmalı.
- Yapım şirketleri, kanallar ve yetkili kurumlar senaryo üzerinde baskı kurarak yaratıcılığı sınırlandırmamalı; özgün, cesur ve farklı hikâyelerin önünü açmalı.
- Kadın karakterler, bir erkeğe bağlı olarak tanımlanan figürler değil; kendi ayakları üzerinde duran, hayallerinin peşinden giden, üreten ve topluma katkı sağlayan bireyler olarak yazılmalı.
- Toplumun olumsuz, şiddet içeren ya da baskıcı yönleri güzellenmemeli. Kadına yönelik şiddet anlatılırken, bunun gerçek hayatta sayısız kadının yaşadığı bir travma olduğu unutulmamalı.
- Hikâyeler, şiddetin asla kabul edilemez ve cezasız kalmaması gereken bir olgu olduğu gerçeği üzerine kurulmalı; izleyiciye bu bilinç açıkça aktarılmalı.
- Yapımlar, toplumun yaralarını derinleştirmek yerine sessiz çığlıklara ses olmalı; empatiyi ve farkındalığı güçlendirmeli.
- Ve bir hikâye, eğer bir “kadın” hikâyesiyse; dert değil, umut taşımalı.
Bu tür içeriklerin azalması, ana akım medyanın daha kaliteli, izlenebilir, paylaşılabilir ve gerçekten nefes alınabilir bir hâle gelmesi için farkındalık yaratmak zorundayız. Tepki koymalı, sektörün tek tip anlatılar yerine farklı, cesur ve sorumlu hikâyelere alan açmasını sağlamalıyız. Biz kadınlar, hayatın yükü zaten yeterince ağırken bir de izlediklerimizle yaralanmamalıyız. Ekranlarda aşağılanmamalı, şiddete maruz bırakılmamalı, ölmemeliyiz. Bir erkek tarafından öldürülmemeliyiz. İzlediklerimiz bize korku değil, umut vermeli. Gelecek nesillere bırakılacak miras; acılar, kederler, silahlar ve bıçaklar olmamalı. Bilimin, kültürün, sanatın; dayanışmanın ve en önemlisi sağlıklı bir toplum olmanın ışığında içerikler üretilmeli.
Umarız ki bir gün, gerçek hayatta kadına yönelik şiddet azalarak sona erdiği gibi, ekranlardan da tamamen silinir.
Şiddetsiz, huzurlu, güçlü ve mutlu günlere ulaşmak dileğiyle.
