Ulusların tıpkı bireyler gibi hafızaları vardır. Hafızadakilerin saklı tutulduğu, nesilden nesile aktarılması için doğru kaynaklara ulaşmak zor olmamalıdır ve bunlar kayıtlara geçilmelidir. Ancak ulusların bir başlangıç hikayesi ve bunu birinci ağızdan takip eden ve kayıtlara geçiren çok az önderi vardır. Birincil ağızdan yazılan kaynaklar sayesinde bireyler doğru kaynağa ulaştıklarında toplumsal güvenleri desteklenir.
Bilim de siyaset de kayıt tutulan alanlardır. Psikoloji bilimi bize travmanın, anlamlandırılmadığında zihni esir alan bir boşluğa dönüştüğünü ifade edebilmektedir. Bireysel travma veya toplumsal travma fark etmeksizin en yıkıcı olan etkisi, yaşananların belirsizliğidir. Atatürk’ün Nutuk’u da bu belirsizlikten oluşan boşluğu doldurmaktadır. Bu eser sayesinde, sadece bir tarih kitabı okunmamakta, bir ulusun yaşadıkları kanıtlanmaktadır. Tıpkı travma terapilerinde olduğu gibi, parçalanmış, belirsiz bellekleri onaran ve kolektif bilinci güçlendiren bir bütünleştirme sürecidir.
Travma terapilerinin kurucularından olarak kabul edilen Judith Herman, insanların iyileşebilmesi için ilk adımın “anlatı oluşturmak” olduğunu söylemektedir.1 Çünkü anlatılmayan veya tanımlanmayan yaşantılar zihin tarafından tehdit olarak algılanabilmektedir. Herman’a göre anlatının amacı hissedilen acıyı ortadan kaldırmak, acının nerede bulunduğunu bilmektir.
Bebeğin gelişim dönemleri de bu anlayışın en basit örneğidir. Bir bebek, düşen bir eşya sesiyle irkildiğinde buna anlam veremez ve tepki verir. Ağladığında annesi sakin bir tonla “Bir şey olmadı, sadece düştü.” dediği zaman bebek duygusunu regüle etmekte zorluk yaşamamaktadır. Çünkü annesi, bebeğin yerine bu durumu anlamlandırmıştır. Ses artık bilinmeyen değil, anlamı olan bir duruma dönüşmüştür.
İşte tam anlamıyla uluslar da böyledir. İşgal altında olan bir şehir ve parçalanmış bir imparatorluk gördüğümüzde fark ederiz ki yaşananlar toplumun “bilinmeyen sesi” gibi tehditkar ve korkutucudur.
Nutuk da burada, tam da bu sesi duyan ve bunu anlamlandıran bir isim olmuştur. Toplumun yaşadıklarını bireyler için değerli kılan, zihnindeki kaosu, kronolojiye; korkuyu, anlamlandırmaya; dağınıklığı ve parçalanmayı da bütünlüğe çevirmiştir.
Konuşulmayan şey, bilinçdışında hareket etmeye daima devam etmektedir. Bir toplumun konuşamadığı ve adını koyamadığı tarihi olaylar da aynı şekilde kuşaklar boyu aktarılır ve bir noktada gölgede kalır.
Atatürk, Nutuk ile bir ulusun bilinçdışına sızmış bu acılarını gün yüzüne çıkarır. O dönemi yaşayanların korkularını, şüphelerini ve travmalarını oluşturan her detayı açık ve şeffaf bir şekilde yazmıştır. Üstelik bunu suçlayıcı bir yaklaşımla değil, analitik bir tutarlılık sergileyerek yapmıştır.
Bu yaklaşım ile beraber, duygusal mesafeden anlatım kavramını düşünmek de etkili olabilmektedir. Danışan, yaşadıklarını adeta görsel bir anlatım gibi dışarıdan anlatmaya başladığında, travma ile kendisi arasına sağlıklı bir mesafe koyabilmektedir. Atatürk’ün yaptığı da tam da budur ki; toplumu kendi hikayesinin dışında tutmadan uzaktan bir bakış açısıyla hikayeyi birlikte değerlendirme fırsatı sunar.
Nietzsche, insanın güçlenebilmesi için kendi hikayesine sahip çıkması gerektiğini savunur.2 Ona göre kişinin kendini yeniden yaratabilmesi, “ben kimim ve kim olmak istiyorum?” sorusuna cevap verebilmektir. Bu özneleşme idealinin toplumsal karşılığı da Nutuk’tur. Çünkü Nutuk, “Biz kimiz? Bizi bugüne getiren mücadele neydi? Bu toplum nasıl yeniden ayağa kalktı?” gibi soruları cevaplayan ve ulusa bir özne duygusu kazandırandır. Artık toplum, başına gelenlerin pasif bir kurbanı değildir. Tam tersine kaderini yeniden şekillendirebilen bir aktördür. Kendi kaderini belirlemenin başlangıcı ise geçmişi korkusuzca görme cesaretinden gelmektedir.
Bugüne bakıldığında ise Nutuk’un çokça anıldığını ama yeterince okunmadığını görmekteyiz. Kolektif hafızanın güçlenmesi için aidiyet duygusunu desteklemek gerekmektedir. Toplumsal bağları gevşetmemek için Nutuk’un okunması psikolojik olarak da bütünlüğü destekler. Bu sayede dirençli nesiller yetişir. Gençler de kendilerini daha geniş bir anlam çerçevesi içinde görmeye başlar. Yani Viktor Frankl’ın ifade ettiği gibi insan anlam bulduğunda, en karanlık dönemlerden bile güçlenerek çıkma cesareti elde edebilir. Karanlığın içindeki anlamı bulduran da Nutuk’tur.
Çocuğun gelişimi açısından bakıldığında ise güçlü bir rol modelin temeli oldukça önemlidir. Atatürk, çocuklar için yalnızca bir rol model veya bir lider değildir. Atatürk, çocuklar için kararlılığın, adaletin, aidiyet duygusunun, umudun ve yeniden doğmanın bir kanıtıdır. Bu sebeple Atatürk’ü unutmamak, çocukların iç dünyasında güvenli bir temel oluşturur.
Bu sayede çocuklar, kimlik gelişimini güçlendirir. Toplumsal anlamda değerler sistemi sağlamlaşır ve tarihin bir kronolojiden ibaret değil bir yaşanmış hikaye olduğu anlaşılır. Ve çocuklar bu hikayeyi ne kadar erken ve derinden öğrenirse toplumsal hafızanın da sürekliliği o kadar sağlam olur. Atatürk bu mirasın mimarı ise çocuklar da bu mirasın en kıymetli taşıyıcılarıdır.
