Yorgun Bir Ruhun Sessiz İsyanı

tarafından
Ocak 1, 2026
2 dakika okuma süresi
Bu yazı, Ori Mag’in çoğulcu yayın anlayışı doğrultusunda, bağımsız bir yazarla gerçekleştirilen editoryal iş birliği kapsamında yayımlanmıştır. Herhangi bir sponsorluk veya ücretli tanıtım ilişkisi bulunmamaktadır. Yazarın Instagram hesabına ulaşmak için:

İvan Gonçarov’un Oblomov’u çoğu okurun severek okuduğu, zihinlerde “yataktan kalkamayan adam” olarak yer eden ama aslında tükenmişliğin en güzel örneklerinden olan eserdir.

Hepimiz hayata karşı, kimi zaman öfke kimi zaman yılgınlık, tembellik, ne yaparsak yapalım bir tutunamama hali içinde bulmadık mı kendimizi? Romanın ilk bölümünde, yatağından kalkamayan bir adam karşılar bizi. Onun yatağında, boş duvarlara bakması “Hayata nereden sokulacağını bilmeyen bir insan nasıl yaşar ki?” sorusunun altını çizer aslında. Hiçbir şey yapmayan bir adam değil, hiçbir şeyin onu ileriye taşıyacağına inanmayan bir adamın kitabıdır aslında Oblomov. Kim böyle bir duyguda sıkışıp kalmadı ki nefes aldıkça? Başlamak istediklerimiz, başlamayı ertelediklerimiz, başlamayı düşünmek dahi istemediklerimiz, devamı gelecek olanları yarım bıraktıklarımız ile bütünleştik birçok anda.

Petersburg’un hızlı, hırslı, hesap ve çıkarlarla örülü dünyasına uyum sağlayamaz Oblomov. Hayatın sert temposunda kaybolmuş insanların şehri olan Gonçarov; aslında bir şehir değil, insanların ruh hali olarak tasvir edilir. Şehir sürekli koşmayı sever, üretmeye odaklıdır ama Oblomov tüm bunlara rağmen, durmanın adamıdır.

Bugün de benzer bir gerilim ile çevriliyiz her birimiz. Sürekli ilerleyen bir dünyada, nefes almak için durmak dahi, seni diğer insanların ardına atıyor gibi. Zamanı kovalayan insanların değil de zamanın kovaladığı insanlar olduk sanki.

İşte Oblomov’un yatağı “hızın içinde kaybolmak istemiyorum’’ çığlığıdır. Sanırım yeni çağ insanı olan bizlerin sosyal medyada duraksadığı ya da aslında kaçtığı gibi. Hepimizde Oblomovluk yok mu biraz? Modern dünyanın Oblomovları değil miyiz her birimiz? İçinde yaşadığın dünya seni yoruyorsa, kendini nereye koyacaksın? Hiçbir yere! Yapmak istediklerimizi yaşadığımız dünya belirlemişken, yapmak istediklerimizi yaptığımız konusunda bile emin olamıyorken, bizler de Oblomov gibi bir uçurumun kenarında atamadığımız kendimizi, birilerinin mi atmasını bekliyoruz? Oblomov’un günlerini yatakta geçirmesi ile, günümüz dünyasında her birimizin telefonda geçiriyor olması, toplumsal çözülmelerin bedene yansıyan bir hali değil mi?

Bugün Oblomov için birçok çözümleme var psikoloji literatüründe. ‘Tükenmişlik sendromu’, ‘irade körelmesi’ gibi kavramlar ile açıklanıyor. Tabii kitabın yazıldığı yılları dikkate alırsak 19.yy’dan günümüze ışık tutması kitaba ayrıca önem de katıyor. O yüzden eser, modern insanın psikolojik kırılganlığı için de oldukça değerli.

Üzerimize düşenleri, her gün aynı saatte,aynı yerde, aynı zaman aralıkları ile, aynı döngüde yapıyor olmak tabii ki bir Oblomov kadar olmasa da bir gün hepimize bir duvar izletecek gibi.

Neden bu yazıyı yazdım kısmına gelirsek, günlerin hızla ilerlediği, saatlerin asla insanın kendi gelişimine fırsat vermediği bu zamanlarda sanırım Oblomov olmak istedim. İçimizdeki Oblomovlar kırılmayı bekliyor. Bir yerlerde çatlayıp, içimize sızacaklar eminim.

Kitapların dünyasında saklanan bir evim var. Her satırdan, yeni bir hayat devşiriyorum. Hem klasiklerin hem de çağdaş eserlerin izinde yürürken,okuduğum eserleri instagram profilimden siz okurlara sunuyorum. Eski bankacı,sonra pilates eğitmeni ama daimi okur 🌸

1 Comment Bir yanıt yazın

  1. Harika bir yazı, romanı okumadım ama bu güzel anlatımla sanki kendimi o odada buldum.Herkes perdesini açıp ,aydınlığa bakmalı ki bu kasvet dağılsın.Ruhlarımız yorgun, adeta bir ilüzyonda gibiyiz.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.