Babylon, 2022’de yayınlanan, sesli filmlere ve stüdyo dönemine geçişte Hollywood’da yaşanan problemleri anlatan bir Damien Chazelle filmi. Guy and Madeline on a Park Bench (2009), Whiplash (2014), La La Land (2016) ve First Man (2018) uzun metrajlarından sonra Chazelle’in beşinci filmi olan Babylon her ne kadar eleştirmenlerden iyi notlar alamamış olsa da, izleyicilerin gönlünde ve hafızasında yer edinmeyi başardı. Filmin görüntü yönetmenliğini daha önce La La Land ve First Man filmlerinde de Damien Chazelle ile çalışan Linus Sandgren, bu sene yayınlanması planlanan yeni Dune filminin de görüntü yönetmenliğini yaptı. Müzikleri ise yine daha önce Chazelle ile çalışan ve harika işler üreten Justin Hurwitz besteledi. 1920’lerin sonlarında sessiz film döneminin Hollywood’unda başlayan hikâyenin merkezinde; film yapma tutkusuyla dolu Meksika göçmeni Manny, karizmatik ve zengin bir jön Jack Conrad ve yıldız olma hayaliyle tutuşan Nellie LaRoy bulunmakta.

Neden Babylon
Deneysel filmleriyle bilinen Kenneth Anger’ın 1959’da yayınlanan Hollywood Babylon adlı kitabından uyarlanan film, henüz ilk sahnesinde bize ne kadar iğrenç şeylere şahit olacağımızı, fil dışkısıyla gösteriyor. Hollywood’un zengin yapımcısı Don Wallach’ın malikanesinde verilen partinin “eğlencesi” olan filin, Manny tarafından parti evine götürülmeye çalışmasıyla açılan sahne, bizi eğlencenin pisliğine bulandırarak sona eriyor. Filmin devamında şahit olacağımız pisliğe bizi hazırlayan bu sahne, aslında bize eğlence olarak gördüğümüz bu sektörün ne kadar iğrenç olduğunun mesajını veriyor. Babylon isminin seçilme sebebi olarak da bu şeytani yapıyı göstermek yanlış olmaz. Yeni Ahit’te kötülüğün barındığı yer ya da kişi olan Büyük Babil, sembolik bir kadın figürdü. Vahiy kitabında kendisi için şu sözler kullanılmakta: “Alnına şu gizemli ad yazılmıştı; Büyük Babil, Dünya fahişelerinin ve iğrençliklerinin anası.” Hristiyanlıktan sonra Rastafari inancında da Babylon, yozlaşmış ve ayrımcı bir düzen olan Batı siyasi sistemini temsil etti ve özellikle Afrika kökenli Amerikalılar tarafından benimsendi. Babil aynı zamanda Yahudilerin sürgün edildiği ve baskı altında yaşadığı yerdi. Mitolojik anlamını ise sadece semavi dinlerin kaynaklarında değil, birçok Mezopotamya ve Yunan eserinde de görüyoruz. En çok öne çıkan ise Babil Kulesi ve Babil’in Asma Bahçeleri diyebiliriz. Tarihi olarak böyle bir yapının ve bahçenin varlığı kanıtlanmamış olsa da Babil devleti ile ilgili efsanelerde sık sık anılır. İnanışa göre dünyada tüm insanların tek bir dili konuştuğu zamanlarda Tanrı’ya daha yakın olmak istendi ve Babil Kulesi yapıldı. Tanrı ise insanları kibirlerinden dolayı cezalandırdı ve insanlara birden fazla lisan vererek onları karıştırdı, aralarında anlaşmazlık yarattı. Babil’in Asma Bahçeleri ise zevkin, sefanın ve cennetin bir temsili olarak görüldü.

Tüm bu bilgiler ışığında filmin isminin neden Babylon olduğunu daha iyi anlıyoruz. Babylon demek: baskı, zevk, kibir, iletişimsizlik ve iğrençlik demek. Film, Hollywood’un temelinde de bunların olduğunu iddia ediyor. Ortaya çıkan Epstein dosyaları daha önce hep duyduğumuz, kimimizin inandığı, kimimizin reddettiği bazı iddiaların gerçek olduğunu kanıtladı. Eyes Wide Shut (1999) ve Salò, or the 120 Days of Sodom (1975) gibi filmler yeniden gündem oldu, fakat onlar kadar iddialı ve sert olmasa da Babylon’un da bu konuyu Hollywood özelinde ele aldığını söyleyebiliriz. Her ne kadar merkezine eski-yeni çatışmasını, film yapma tutkusunu ve sinemaya olan hayranlığı alsa da Hollywood’un karanlık geçmişini izleyiciye göstermeye çalıştığını inkâr edemeyiz.

Sanatçı ve Sanat Eseri Ayrımı
Manuel Torres’in tutkuyla film sektörüne girişini ve yükselişini gördükçe onun değişimine de şahit oluyoruz. Kulağa daha Amerikan gelen Manny ismini kullanması, Meksikalı bir göçmen olduğu halde seçkinlerin yanında kendisini İspanyol olarak tanıtması, ailesiyle iletişimini kesmesi gibi durumlar onun ne kadar asimile olduğunu ve sistem tarafından yozlaştırıldığını gösteriyor. Bir bakıma bu yolu kendisi seçiyor. Büyülendiği filmlerin bir parçası olmak için ruhu dahil her şeyini feda ediyor. Siyahi bir jazz müzik sanatçısı olan Sidney Palmer’dan yüzünü boyamasını istediği ve Nellie’yi güya ahlaklı olan zengin elitlere beğendirmeye çalıştığı sahneler bize onun geldiği bu uç noktayı çok güzel gösteriyor.

Nellie LaRoy ise en başından beri kişiliğinden taviz vermiyor. Sevdiği ve yetenekli olduğu işi tutkuyla yapıyor. Kumar ve uyuşturucu bağımlılığı ise şaşırılacak bir durum değil. Çünkü Nellie en başından beri Hollywood yıldızlarından biri olmak istiyor ve nihayetinde de onlardan birisine dönüşüyor. Manny’nin Nellie’ye olan aşkının da bu yüzden olduğunu söyleyebiliriz. Nellie saf bir yeteneği, cesareti ve tutkuyu temsil ediyor. Partide tanıştıkları sahnede Nellie, Manny’ye “Sonradan yıldız olunmaz ya yıldızsındır ya da değilsindir” diyerek bize Manny’nin ona neden aşık olduğuna dair bir ipucu veriyor. Manny bir yıldız değil ama yıldız olmak için çabalıyor ve sisteme uyum sağlıyor. Nellie ise doğuştan bir yıldız ve endüstrileşme ile stüdyo sistemi başlayıp yeteneğin geri plana düştüğü andan itibaren şöhretini kaybediyor, sisteme ayak uyduramıyor. Manny olmak istediği şeyi temsil eden, gerçek tutkunun ve yeteneğin temsilcisi Nellie’ye tam da bu yüzden aşık oluyor. Sistem onu ne kadar dışarı atarsa atsın, kendisine ve çevresine zarar veriyor olsa da Nellie LaRoy olduğu kişiyi değiştirmiyor.

Jack Conrad ise, filmi eleştirebileceğimiz en önemli noktaya açılan soruyu sormamızı sağlıyor. Manny için Amerikan rüyasının kurbanı olan, hayatta kalmak ve hayallerini gerçekleştirmek için ruhunu satmak zorunda kalan bir göçmen diyebiliriz. Peki ya Jack Conrad? Nellie gibi onun da sesli film dönemine kadar yetenekli olduğu inkar edilemez bir gerçek. Bu dönemde Wallach evinde reşit olmayan kızların olduğu partiler verirken, Jack de bu partilerin vazgeçilmez kişisiydi. Unutulmaz performanslar sergilemesi günahlarının affedilmesi ya da görmezden gelinmesi gerektiği anlamına mı geliyor?

Bu soru uzun zamandır birçok sanatçı için soruluyor. Woody Allen ve Roman Polanski gibi yönetmenlerin gerçek anlamda şaheserler ürettiklerini biliyoruz. Yaptıkları filmlerin kalitesini elbette tartışabiliriz ama sanat eseri ürettikleri gerçeğini değiştiremeyiz. Bu durumda Woody Allen gibi yönetmenler yeni bir film yaptığında onu boykot mu edeceğiz, yoksa sanatçıyı ve sanatını ayrı mı değerlendireceğiz? Bir film yaparken kamerayı sahneye hangi açıyla yerleştirdiğimiz bile politikken sanatçıyı ve onun zihninin, duygularının, düşüncelerinin bir üretimi olan sanatını nasıl ayrı değerlendirebiliriz ki? Eğer ayrı değerlendireceksek sınırı nerede çizeceğiz? Ingmar Bergman’ın evlilik içi şiddet ve istismar iddialarını, bir Nazi sempatizanı olduğu gerçeğini onun mükemmel filmleri hatırına göz ardı edeceksek aynı şeyi Woody Allen ve Roman Polanski başta olmak üzere diğer yönetmenler için de yapmamız gerekmez mi? Epstein dosyalarıyla birlikte suçları ortaya çıkan sanatçılar ve entelektüelleri Babil’in üst katlarında tutmaya devam edersek tıpkı Babylon filminde gösterildiği gibi onların yerine bir başkası geçecek. Babil’in Kulesi yıkılmadıkça aynı sistem farklı isimlerle devam edecek. Filmde Hollywood’un muhafazakar dönemi olan Hays Code döneminde elitlerin sahte kibarlıklarının altında istismar ve ırkçılık başta olmak üzere birçok insanlık dışı davranışın yattığını görüyoruz. Farklı bir bakış açısı ve yöntem kullanmış olsalar da Jack Conrad ve Don Wallach da bir zamanlar onlardan birisiydi. Onların dönemi bitti ve yenileri geldi. Filmin benim için en büyük kusuru da burada başladı. Jack Conrad bize ısrarla sempatik gösterildi ve acındırıldı. Halbuki Conrad, hatalarının farkına vardığı için değil, artık sistemin içerisinde Babil’in tepesinde olmadığı için üzüntü içerisindeydi. Elbette Babylon filmi bir sanat eseri ve sanat eserlerinden herkes kendisine hitap eden çıkarımları yapmalı. Babil’in baskısı altında yaşayıp yaşamayacağımız bireysel olarak yaptığımız çıkarımlara ve tercihlere bağlı. Kurulduğu günden beri göçmenlerin ve yoksulların emeğini sömüren, kadınları kendi fetişlerine göre şekillendiren, eğlenmek için çocukları istismar eden Hollywood’un, çok sevdiğimiz sinema sanatını bu şekilde kirletmeye devam edip etmeyeceğine karar verecek olanlar bizleriz.

