Ülkemizde, Avrupa’da görülen tarza uygun, halkın dinlenmesi ve sosyalleşmesi için tasarlanmış modern park kültürü, 19. yüzyılın ortalarında yüzünü Batı’ya dönen Tanzimat Dönemi ile birlikte oluşmaya başlamıştır. Klasik dönem Osmanlı’sında park kültürü yerine mesire alanları veya has bahçeler vardı. Bu alanlar ise ya atıl hâldeydi ya da tebaanın kullanımına kapalıydı. Halka açık park kavramı, sadece yeşil alan oluşturmak değil, aynı zamanda tebaadan vatandaşa geçişin ve modern toplumun da bir yansımasıdır.
Klasik dönemde sosyalleşme için Eminönü, Boğaziçi gibi su kenarlarında buluşulurdu. Ancak bu ve diğer alanlar, planlı düzenlemeden yoksun olup tamamen doğanın kendiliğinden sunduğu imkânlardan oluşurdu. Batılı anlamda ilk park denemesi, 1867’de açılan Taksim Belediye Bahçesi’dir. Bu park, İstanbul’un ilk modern parkı kabul edilir. Fransız bahçe mimarisinden esinlenilen bu park yapılırken güdülen ana kaygı, halkın Avrupai bir üslupla dinlenebilmesidir.
Ancak Türk park tarihinin en sembolik ve kıymetli durağı kuşkusuz Gülhane Parkı’dır. 1912 yılında dönemin belediye başkanı Cemil Topuzlu, aslında sarayın dış bahçesi olan bu alanı büyük bir özveri ve operasyonla halka açmış, ardından da şunları söylemiştir:
“Saray bahçelerinin kapılarını halka açmak, halkın nefes alacağı, medenice vakit geçireceği alanlar yaratmak benim en büyük emelimdi. Gülhane, bir zamanlar sadece padişahın olanın, artık milletin olduğu bir hürriyet sahasıdır.”
Cumhuriyet’in getirdiği çağdaşlık ve modern vatandaş kavarmı ile parklar, çağdaş şehirlerin ayrılmaz parçaları hâline gelmiş ve şehir planlamacılığında önemli yerler edinmiştir. Öyle ki 1930’da Ankara’da, bozkırın ortasında modern bir vaha yaratmak çabasıyla Gençlik Parkı’nın inşası şehir planlamalarına girmiştir. Bu dönemde parklarda yalnızca dinlenme değil, tiyatro ve konser gibi organizasyonlar da gerçekleştirilmiş ve halk için önemi oldukça artmıştır.
Türkiye’de park kültürünün Batılı anlamda bu gelişimi, bazı alanlarda toplumsal katkılar sağlamıştır. Kamusal alan bilincini oluşturmuş ve farklı sınıflardan insanları aynı bankta oturtarak eşitliği mekânsal olarak deneyimleme şansını sunmuştur. Piknik odaklı geleneksel anlayıştan uzaklaşıp seyir ve yürüyüş odaklı anlayışın benimsenmesi, kişinin şehirle kurduğu estetik bağı güçlendirmiştir. Kimi parklar, şair ve yazarların kalemlerine ilham olmuş ve sanatsal kaygıyı ateşlemiştir. Son olarak da özellikle endüstrileşen şehirlerde halkın ruhsal sağlığına katkı sağlamış, kimi zaman bir kaçış noktası haline gelmişlerdir.
Günümüz Türkiye’sinde kolayca gözden çıkarılabilen, insanların kentleşme ve betonlaşma oburlukları yüzünden yok etmekten çekinmediği bu tür kamusal alanlar oluştururken örnek aldığımız Avrupa’da hala çok kıymetli ve dokunulmaz konumdalardır. Temennim, bizim de bu farkındalığa bir an önce varmamız ve bu tür alanlarımızı kaybetmememiz yönündedir.
KAYNAKÇA
Topuzlu, C. (1994). İstibdat, Meşrutiyet, Cumhuriyet Devirlerinde 80 Yıllık Hatıralarım. İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları.
Aslanoğlu, İ. (1998). “Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Ankara’da Parklar ve Bahçeler”. Ankara Dergisi, Cilt 1, Sayı 2.
Cengiz, K. C. (2015). “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Modernleşme Sürecinde İstanbul’un Kamusal Alanları ve Park Kültürü”. Sosyoloji Konferansları Dergisi.
Ortaylı, İ. (2008). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı. İstanbul: Timaş Yayınları.

