The Seventh Continent (1989), Michael Haneke’nin Buzullaşma Üçlemesi’nin [The Seventh Continent (1989), Benny’s Video (1992), 71 Fragments of a Chronology of Chance (1994)] ilk filmidir. Ufak tefek problemlerle ve günlük rutinlerle meşgul olan orta sınıf bir ailenin hayatlarının üç yılını anlatır. Filmin görüntü yönetmenliğini Anton Peschke [Headstand (1981), Midnight Cop (1988)] kurgusunu ise Marie Homolkova [Benny’s Video (1992), 71 Fragments of a Chronology of Chance (1994)] üstlenmiştir. Orta sınıfı ve nesilden nesile aktarılan depresyonu Haneke’nin kendisine has tarzı ile anlatan film, yönetmenin uzun yıllar üzerine duracağı konuların da temelini atar.
Yazının kalan kısmında filmden spoilerlar bulunmaktadır.

Rutinden Kaçmaya Karar Vermek
Orta sınıfın arada kalmışlığını ve sıradanlığını filmin açılışından itibaren gözlemlemekle kalmıyor onlarla aynı hisleri paylaşıyoruz. Her gün, yağmurlu bir günden sonra bile, arabasını yıkatan, çekirdek ailesiyle sıradan bir evde yaşayıp ortalama bir yaşam süren baba Georg (Dieter Berner); gözlük lensi ve göz muayenesi yapan bir klinikte erkek kardeşi ile birlikte çalışan Anna (Birgit Doll); evin küçüğü, ilkokul öğrencisi kız çocuğu Eva (Leni Tanzer). Bu çekirdek aile, diğer ailelerden daha farklı bir yaşam sürmemekte ve onlardan daha yoksul ya da daha lüks bir hayat yaşamamaktadır. Bu aile aslında Avusturya’daki herhangi bir ailedir. Bu Georg, Haneke’nin daha sonra sık sık anlatacağı Georg’lardan birisidir. Bu Anna da diğer Anna’lardan birisidir sadece. Öyle ki filmin ilk 10 dakikasında hiçbir karakterin yüzünü görmeyiz. Bu hikâye spesifik olarak bir ailenin değil, Avusturya’daki, Avrupa’daki, dünyadaki herhangi bir ailenin hikâyesidir. Bu monotonluk, bu rutin, bu kurtuluş arayışı tüm insanların ortak derdidir.
Filmin ilk bölümü bize modern hayatın monotonluğunu gösterir. Her gün 6’da uyanır, haberleri dinler, kahvaltı yapar ve akşama kadar çalışırlar. Avustralya ise ilk başta bir rüyadır. Filmin açılışındaki araba yıkama sahnesinden itibaren Avustralya ile ilgili işaretler görür ve duyarız. Avustralya için cenneti, ölümü ve ölümden sonraki yaşamı temsil ediyor diyebiliriz. Yaşadıkları ülke Avusturya’ya olan isim benzerliğine rağmen Avusturya’dan kilometrelerce uzakta okyanusla çevrili bir kıta ülkesi olan Avustralya bu ulaşılmazlığı ile Georg’un rüyalarını süsler. Avusturya’nın olamadığı her şeyi temsil eden, okyanusu ve kumsalı ile cezbeden Avustralya’nın çağrısına Georg, ilk bölümün sonunda yanıt verme kararı alır.

Nesilden Nesile Aktarılan Görünmez Bunalım
Anna için ise işler daha farklı. Annesini kaybetmenin hüznünü yaşadığını somut olarak göremesek de içinde annesiyle olan ilişkisiyle ilgili pişmanlıklar taşıdığını anlıyoruz. Erkek kardeşi gibi duygularını gösteremese de bu duygulara onun da sahip olduğunu film ilerledikçe anlıyoruz. Anna’yı ve onun depresyonunu anlamak için kızı ile olan ilişkisine bakmamız gerekiyor.

Eva, kör kaldıktan sonra ailesinin sevgisini hissetmeye başlayan bir kız çocuğu ile ilgili haberi gazetede okuduktan sonra kör taklidi yapmaya başlar. Anna olayı Eva’nın öğretmeninden öğrenince Eva’yı cezalandırmayı tercih eder. Geçimini insanların ne kadar iyi gördüğünü tespit ederek sağlayan bu kadın, kızının neden böyle bir şey yaptığını anlamaya çalışmak yerine ona tokat atmayı tercih eder. Aslında bu olay bize Anna’nın kendi ailesi ile olan iletişimi hakkında ipucu verir. Kendi ailesinden sevgi ve ilgi görmediği çıkarımında bulunmak yanlış olmaz. Şimdi kendi kızının da aynı sorunu yaşıyor olması ona yeni bir farkındalık kazandırır. Daha sonraki sahnelerde göreceğimiz Eva’nın kaşıntısı, dayısının sofrada her şey iyiyken birdenbire ağlamaya başlaması ve okulda kör taklidi yapması arasında bize Anna’nın depresyonunu aktaran bir bağlantı mevcuttur. Kimse fark etmese bile bir sorun vardır. Öğretmeni Eva’ya kaşıntısını durdurmasını söyler. Eva kaşındığını söylese de öğretmeni ona kızar ve kaşıyarak cildini kızarttığını söyler. Eva ise bir şeyin onu rahatsız ettiğini, kaşındırdığını ifade eder. Depresyon da böyledir. Hiçbir sebep olmamasına rağmen bir kaşıntı hissi gelir ve biz cildimize zarar verene kadar kaşındırır. Anna’nın psikiyatrı da Anna’ya artık iyi olduğunu ve son kez ilaç yazdığını söyler. Oysa Anna çoktan intihar etmeye karar vermiştir. Eva’nın duyduğu sevgi ihtiyacını görmeyen annesi ve öğretmeni gibi Anna’nın içinde bulunduğu durum da doktoru tarafından görülmemiştir. Muhtemelen ailesi de bunu görememişti. Anna kızına seni seviyorum demekte bile güçlük yaşayan bir annedir. Belki de kendi ailesi gibi başarısız olup kızına depresyonla geçecek bir hayat bırakmak istemediği için her şeyi sonlandırmaya karar vermiştir.

Yolculuğa Çağıran Gemi
Filmin üçüncü bölümünün başlamasıyla arka planda gemi düdüğü duymaya başlarız. Avusturya okyanusa ya da denize kıyısı olmayan bir Avrupa ülkesidir fakat biz Avustralya’ya gidecek olan geminin düdüğünü duyar ve hayaletini görürüz. Bu çekirdek aile için yolculuk vakti gelmiştir. Yıllarca çalışıp biriktirdikleri parayı parçalayıp üzerine sifonu çekerler. Eva çizdiği resimleri yırtıp atarken Anna kıyafetlerini parçalar. Aile, bütün yaşamlarını adayıp aldıkları bütün materyalleri yok eder. Film boyunca televizyonda ve radyoda duyduğumuz güncel olaylar, yaşam pahalılığı ve kişisel sorunlar Avustralya’ya yapacakları yolculuğun sebeplerinden birkaçı olur. Bütün hayatlarının amacıymışçasına tükettikleri ve satın aldıkları her şey, şimdi onlarla birlikte paramparça olur. Son kez ziyafet çekilir. Artık yemek yerken bile uymaları gereken kuralların bir anlamı yoktur. Kahvaltıda şampanya içebilirler ve istedikleri kadar tatlı yiyebilirler.

Filmin sindirmesi en zor olan ve tokat etkisi yaratan anları ise son sahnelerde yaşanır. Bir baba ve bir anne kendi elleriyle kendi çocuklarını öldürür. Tıpkı Eva’nın ölen balıkların arkasından ağladığı gibi Anna da kızının arkasından ağlar. Belki de birlikte geçirdikleri son yıllarına kadar gösteremediği sevgi için pişmanlık duyar. Belki de onun her şeye rağmen sevgi dolu bir kız olmasını düşünür ve onu yaşayabileceği güzel bir hayattan mahrum bıraktığı için acı çeker. Anna da öldüğünde artık bu dünyada yaşaması için hiçbir sebebi kalmayan Georg, son kez televizyonun karşısındadır. Yaşadığı her şey bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçer. Film bitmiştir. Hayat artık karıncalanan bir televizyon ekranıdır. Geminin düdüğünü son bir kez daha duyar ve artık Avustralya kıyılarındadır.

