İnsan Kendine Bile Performans Sergiliyorsa, Gerçekte Kimdir?

Ekim 26, 2026
6 dakika okuma süresi
Performans Toplumunu Simgeleyen Görsel

İnsan ne zaman kendi hayatının başrolü olmaktan çıkıp seyircisine dönüşür?

Anı yaşarken anı nasıl yaşadığını düşünmeye başladığında mı, yoksa mutluluğu hissetmek yerine yeterince mutlu görünüp görünmediğini sorguladığında mı? Bir şeyi öğrenirken öğrenme arzusundan çok ne kadar ilerlediğiyle ilgilendiğinde mi? Hatta dinlenirken bile daha verimli olabileceğini, vaktini boşa harcadığını düşünerek kendini yemeye başladığında mı?

Bu soruların her biri bizi aynı noktaya götürebilir: Yaşamı deneyimlenen bir süreç olmaktan çıkarıp sürekli denetlenmesi, düzenlenmesi ve iyileştirilmesi gereken bir şeye dönüştürmeye. Her biri ve daha fazlası, modern insanı hem sahneye çıkarıyor hem de seyirci koltuğuna oturtuyor. Birey bu ikircikli konumda bölünürken bazen kendinin en acımasız seyircisi de kendisi oluyor. Pek tabii, burada daha önemli bir soru ortaya çıkıyor: İnsan neden kendisinin sürekli gözlemlenmesi ve geliştirilmesi gereken biri olduğuna inanıyor? Bu gerçekten özgür irademizin bir sonucu mu, yoksa hayatımızın bir noktasında toplumun bizden beklediklerini kendi arzularımız olarak benimsemiş olabilir miyiz?

Michel Foucault’nun Panoptikon üzerine çözümlemesi, bu meseleyi anlamak için güzel bir örnek. Jeremy Bentham tarafından tasarlanan Panoptikon modelini Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde ele alan Foucault, gözetim ve disiplin mekanizmalarının insan davranışlarını nasıl şekillendirdiğini inceler. Modelde mahkûmlar, her an gözlemlenebilecekleri bir düzende tutulur; ancak izlenip izlenmediklerinden emin olamazlar. Bu belirsizlik, gözetimin sürekli etkili olmasını sağlayabilir. Böylece denetimin işlemesi için her an dışarıdan müdahale edilmesi gerekmez; kişi, gözlemlenme ihtimalini hesaba katarak kendi davranışlarını düzenlemeye başlayabilir.

Bu düşünceyi günümüz insanına uyarladığımızda karşımıza daha görünmez bir denetim mekanizması çıkar. Yalnızca ne yaptığımız değil, nasıl göründüğümüz, ne kadar başarılı olduğumuz ve başkalarının gözünde kim olduğumuz da önem kazanır. Sosyal medya, bu durumu günümüzde görünür kılan alanlardan biri. Ancak söz konusu denetim mekanizmaları yalnızca dijital dünyada değil, gündelik hayatın en sıradan alanlarında da kendini gösterebiliyor.

Mesele yalnızca başkalarının bizi izlemesi de değil. Asıl mesele, dışarıdaki bakışları kendimize yönelttiğimizde ortaya çıkıyor. Kimse bizi eleştirmese bile kendimizi eleştirebiliyor, kimse bizden daha fazlasını istemese bile kendimize yeni zorunluluklar yaratabiliyoruz. İşte bu noktada toplumsal beklentiler, bireyin kendi iç sesi gibi duyulmaya başlıyor. Başarıya ulaşmamız gerektiğini bize bazen bağırarak, bazen fısıldayarak hatırlatan sesin kendimize mi, yoksa toplumun beklentilerine mi ait olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor. Kendi seçimlerimizi yaptığımızı düşünürken bile seçimlerimizi mümkün kılan ölçütlerin ne kadarını kendimizin belirlediğini sorgulamayı unutabiliyoruz.

Özgürlük Neden Bir Zorunluluğa Dönüşür?

Güney Kore doğumlu Alman düşünür Byung-Chul Han’ın görüşlerinde bu meselenin izlerine rastlarız. Han, düşüncelerinde ve eserlerinde çağdaş insanın başarı ve performans baskısını ele alır. Ona göre günümüzün başarı öznesi, kendisini sürekli geliştirmesi ve daha fazlasını başarması gerektiğine inanır. Böylece bireyin üzerindeki baskı, zamanla kendisine yönelttiği bir talebe dönüşebilir. Bu durumun çelişkisi oldukça açık: İnsan kendisini özgürce geliştirdiğini düşünürken kendisini acımasız bir denetim mekanizmasının kollarına bırakabilir. Kendisine koyduğu her yeni hedef, bir öncekinin ardından gelir. Elde edilen her başarı, daha fazlasının mümkün olduğunu kanıtlar. Ulaşılan bir hedefin ardından soluklanmak ise yeni bir eksikliğin keşfine dönüşebilir. Günün sonunda gelişim, ulaşılacak bir amaç olma niteliğini kaybeder ve bireyin gözünde sürekli devam etmesi gereken bir sürece dönüşür. Elbette kendimizi geliştirmememiz, değişmememiz veya daha iyi bir versiyonumuza dönüşmeye çalışmamamız gerektiğini söylemiyorum. Fakat kendimizi geliştirmekle kendimizi tüketmek arasındaki ince sınır aşıldığında durup bir şeylerin yanlış gittiğini sorgulamak gerekir. İnsanın kendi hayatında aynı anda yönetici, çalışan ve denetçi konumunda olması, bu sorunun belirtilerinden biri olabilir.

Günümüz insanının kendini tanıma arzusunun yoğunluğu da bu çelişkiden bağımsız değildir. İnsan kendisini anlamak, alışkanlıklarını sorgulamak ve nasıl biri olmak istediğine karar vermek isteyebilir. Ancak kendini tanıma süreci, kişinin kendisini sürekli dışarıdan izlediği ve her özelliğini titizlikle değerlendirdiği bir sürece dönüşmemelidir. Bu noktada şu soru da önemlidir: Kendi hayatını sürekli değerlendiren biri, hayatını yaşamaya ne kadar vakit ayırabilir?

Bireyin bu süreçte kendisine yabancılaşması mümkün olsa da söz konusu yabancılaşma bütünüyle bireysel bir başarısızlık olarak değerlendirilemez. Birey ile toplum arasındaki karşılıklı etkileşim, insanların kendilerini hangi ölçütlerle değerlendirdiklerini, başarıdan ne anladıklarını ve hangi hayatları arzuladıklarını da biçimlendirir. Dolayısıyla sorulması ve sorgulanması gereken yalnızca kişinin kendisine neden bu kadar baskı uyguladığı değil, hangi toplumsal değerlerin bu baskıyı makul ve hatta gerekli gösterdiğidir.

Ne Zaman Kendimiz Olmaya Vakit Bulacağız?

İnsanın kendi hayatının başrolünde olması meselesine geri dönecek olursak, bu, hiçbir etkene maruz kalmadan yaşamak anlamına gelmez. Hepimiz toplumsal ilişkiler içinde şekillenir, başkalarından etkilenir ve zamanla değişiriz. Bu, insanın toplumsal varoluşunun bir parçasıdır. Dolayısıyla özgürlük de bütün beklentilerden kurtulmakla açıklanamaz. Ancak kendi hayatımızı biçimlendiren beklentileri sorgulamakta özgürüz. Bir idealin peşinden koşarken bu idealin kime ait olduğunu sorgulayabilir, kendimizi gerçekleştirirken kendimizle nasıl bir ilişki kurduğumuzu gözden geçirebiliriz. Çünkü insan yalnızca olabileceği kişiden ibaret değil; bundan daha fazlası. Aynı zamanda şu anda yaşayan, hisseden, düşünen ve bazen hiçbir sonuca ulaşmayan bir varlıktır. Bunu unutmamak lazım. Değerimizi yalnızca gelecekte dönüşeceğimiz kişiye bağladığımızda bugünkü varoluşumuzu sürekli ertelenen bir ihtimale indirgemeye başlayacağımızın farkında olmak da bir o kadar önem arz ediyor.

Öyleyse başlangıçtaki soruya yeniden dönelim: Kendimize karşı bile performans sergiliyorsak gerçekte kimiz? Esasında kendimize karşı performans sergilediğimiz noktada bütünüyle başka birine dönüşmüyoruz; yalnızca kendimizi başkalarının ölçütleri ile değerlendirmeye başlıyoruz. Bu ölçütlerin kendimize bakışımızı biçimlendirdiği vakitte kendimizden uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz. Bahsettiğim uzaklığın farkındalığı geldiğinde, hangi beklentilerin gerçek anlamda bize ait olduğunu sorgulamakta fayda var. Farkındalığın bile önemli bir adım olduğu şu dönemde, kendimizi biçimlendiren etkenleri tanımak, kendi hayatımızla yeniden ilişki kurabilmenin başlangıcı olabilir. Yazımın sonunu Şükrü Erbaş’ın tam bu noktada anlam kazanan dizeleri ile getirmek isterim:

“Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz / Biçim veremediğimiz şeylerin / Biçimini alıyoruz.”

urban crowded.
Newsprint Urban Crowd – Free Public Domain Image | Public Domain Pictures
Takip et

ankara üni. - dil ve tarih-coğrafya fakültesi, felsefe - sosyoloji yazar, illüstratör, dijital tasarımcı, comlead, editör, ve +3 iş daha.
"you are the most beautiful poem ever written." - agy
şiir, lirik düzyazı, deneme · ankara

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bunu Kaçırma!

Varoluşsal İletişim, Karl Jaspers ve Tek Başınalık: Yalnızlıkla Ne Yapacağız?

Karl Jaspers’ın varoluşsal iletişim içerisinde vurguladığı

Caché’nin Yabancılaştırdığı Sinema

Filmde Yabancılaştırmanın Tarihi Sinemada yabancılaştırma özellikle