1828 yılının bir bahar akşamüstü Almanya, Nürnberg sokaklarında sendeleyerek yürüyen ve neredeyse hiç konuşamayan yalnızca belli belirsiz sözler mırıldayan bir genç belirdi. Bu genç, ne nereden geldiğini biliyordu ne de kim olduğunu. Tarihe “Kaspar Hauser” adıyla geçecek olan bu figür, insan ruhunun, dilin ve toplumun doğasına dair sorulmuş en sarsıcı sorulardan biri haline gelecekti. Kaspar Hauser’in trajik yaşam öyküsü, “insan” dediğimiz varlığın sosyal bir inşa mı yoksa doğuştan gelen bir öz mü olduğu sorgulamasını yaptıran önemli bir sav olacaktı.
Kaspar Hauser’in anlatısına göre, o güne kadarki tüm yaşamını yaklaşık iki metre uzunluğunda, bir metre genişliğinde ve bir buçuk metre yüksekliğinde, zifiri karanlık bir hücrede geçirmişti. Yerdeki samanların üzerinde oturuyor, her sabah uyandığında yanında gizemli bir şekilde ekmek ve su buluyordu. Hiç kimseyle konuşmamış, hiç gün ışığı görmemiş, hatta kendi türünden bir canlıyla göz teması kurmamıştı. Onu bu hücreden çıkaran gizemli “bakıcı”, ona sadece birkaç kelime ve adını yazmayı öğretmiş, ardından onu Nürnberg’in ortasına bırakıp gitmişti.
Kaspar’ın topluma ilk adım attığı andaki durumu, adeta bir bebeğin yetişkin vücuduna hapsedilmiş haliydi. Vücudu zihnine göre fazla gelişmiş, zihni ise bedenine ve diğer bedenlere çok yabancıydı. Işığa karşı aşırı duyarlıydı, sadece ekmek ve suyla beslenebiliyordu ve duyuları bir hayvanınki kadar keskindi. Karanlık ve izbe bir yerde bunca zaman geçirmesi onun insan evriminden önceki duyularını geliştirmişti. Ancak en garip olanı, toplumsal normlara dair mutlak bilgisizliğiydi. Öyle ki bu bilgisizliği, çok iyi koku alıp karanlıkta dahi neredeyse net görebilmesini bile kabul edilebilir yapıyordu. Onun için bir heykel ile bir insan, bir hayvan ile bir nesne arasında ahlaki bir fark yoktu. Toplumsal normlardan ve tüm kabullerden uzak bir insandı. Ya da insan olmaya çalışacaktı.
Kaspar Hauser vakasını bilim dünyası için eşsiz kılan en temel unsur, onun dil öğrenme sürecidir. Modern dilbilimde, çocukluk döneminde dil edinimi için “kritik dönem” (critical period) olarak adlandırılan bir eşik vardır. Bu dönem duyularımızın geliştiği en önemli eşik olarak kayıt edilir. Kaspar, yaklaşık 17 yaşında topluma karıştığında, elinde sadece “Bir süvari olmak istiyorum” ya da ‘’Babam bir süvariydi’’ gibi ezberletilmiş birkaç anlamsız cümle vardı. Ancak dil öğrenmeye başladıkça, sadece kelimeleri değil, dünyayı algılama biçimini de değiştirdi.
Barry Sanders’ın dilin doğası ve kökenleri üzerine düşünceler barındıran “Öküzün A’sı” adlı eserinde vurguladığı gibi, harfler ve sözcükler sadece iletişim araçları değil, gerçekliği parçalara ayırıp yeniden kuran birer kod sistemidir. Kitapta harflerin tarihselliğine ve insanın dünyayı isimlendirme tutkusuna değinilirken, Kaspar gibi dilsiz bir karanlıktan gelen birinin durumu aslında alfabenin en başına, o ilk “A” harfine dönmek gibidir. Başlangıçta somut nesneler ile isimleri arasında ayrım yapamıyor, her canlıyı veya hareket eden nesneyi irade sahibi bir varlık sanıyordu. Dil öğrenimi ilerledikçe, soyut kavramları kavramaya başladı ancak bu süreç onun için sancılıydı. Dil, ona dünyayı anlamlandırma gücü verirken, aynı zamanda onu o ana kadar içinde yaşadığı “saf duyusal dünyadan” kopardı. Kelimeler, eşyaların yerini aldıkça, Kaspar o eski keskin duyularını (kilometrelerce ötedeki bir çiçeğin kokusunu duyma yetisi gibi) kaybetmeye başladı. Sanders’ın işaret ettiği o dilsel labirent, Kaspar için hem bir kurtuluş hem de duyusal bir hapis haline gelmişti.
Felsefi açıdan bakıldığında Kaspar Hauser, John Locke’un “Tabula Rasa” (boş levha) teorisinin ete kemiğe bürünmüş halidir. O, toplumsal önyargılarla, günahla veya karmaşık dil oyunlarıyla kirlenmemiş saf bir bilinçle dünyaya gelmiştir. Ancak onun trajedisi, bu saflığın “uygar” dünya ile çarpışmasıdır.
Jean-Jacques Rousseau’nun “soylu vahşi” kavramı, Kaspar üzerinden yeniden okunabilir. Kaspar, doğadan koparılmış ama henüz kültüre dahil edilmemiş bir ara formdur. Topluma girdikten sonra yavaş yavaş “insanlaşırken”, aslında sahip olduğu o keskin duyuları ve saf bakış açısını kaybetmiştir. Dil öğrendikçe dünyası genişlemiş ancak ruhundaki o mutlak huzur bozulmuştur. Bu durum, uygarlığın insanı özgürleştiren bir araç mı yoksa onu evcilleştirerek ruhunu körelten bir kafes mi olduğu sorusunu akıllara getirir.
Kaspar’ın hayatı sadece başlangıcıyla değil, devamıyla da bir bilmecedir. Kısa sürede büyük bir ilerleme kaydeden Kaspar; okumayı, yazmayı ve hatta satranç oynamayı öğrendi. Ancak bu gelişim, beraberinde karanlık saldırıları da getirdi. 1829 yılında maskeli bir adam tarafından evinin mahzeninde saldırıya uğradı. Bu olay, onun aslında “istenmeyen bir varis” olduğu, muhtemelen Baden Hanedanı’na mensup bir prens olduğu iddialarını güçlendirdi. Ancak bunun gerçek olmadığı sonrasında yapılan karşılaştırmalarda ortaya çıktı. 1833 yılında ise, kimliği belirsiz bir yabancı tarafından bir parkta bıçaklanarak öldürüldü. Dedektiflerin araştırmalarına göre ölümünde kendisinin parmağı bile olabilirdi. Ancak onu öldüren bir başkası bile olsa zaten bunu ölüm döşeğinde bile söyleyemezdi. Bugün Almanya’ da bulunan mezar taşında şu ibare yer alır: “Burada zamanının bilmecesi, doğumu bilinmeyen, ölümü gizemli olan Kaspar Hauser yatmaktadır.”
KAYNAKÇA;
Wassermann, J. – Caspar Hauser veya Gönül Miskinliği.
Handke, P.- Kaspar. (Oyun Metni)
Barry Sanders- Öküzün A’sı
