Yarının gölgesi, dünün hüznü peşimizde. Gönlümüz, sanki bir diken tarlasında çıplak ayakla yürüyen çocuk gibi… Her adımda biraz daha yoruluyor, her yarada biraz daha içine çekiliyor. Hep “olamamak” ile “olmaya çabalamak” arasında savruluyoruz.
Gitgellerin, sorgulamaların ve yetişemeyişlerin otobanında soluksuz yol alırken her şeyi mükemmel yapmanın tuzağına düşüyoruz. Oysa kusursuz olmaya çalışırken kul olmanın ayrıcalığını, acziyetimizin içindeki kudreti gözden kaçırıyoruz. Her şeye yetişmeye çalışırken kendimizden, kendimize yetişmeye çalışırken de bizi var edenden uzak düşüyoruz.
Oysa ne büyük bir lütuftur arz edebilmek…
Yakarmak…
Yalvarmak…
İstemek…
Bazen insanın yapabileceği en güzel şey, hiçbir şey yapamadan ellerini semaya açmaktır. Çünkü dua, yalnızca bir şeyleri istemek değil; insanın kendi sınırlarını fark ederek sonsuz kudret sahibine yönelmesidir. Eller semaya kalktığında ruh da göğe doğar. Edilen her duada kalbimiz biraz daha yükselir. İnsan, içine ördüğü kibir duvarlarını yıka yıka yükselir. Belki de gerçek yükseliş, kendinden vazgeçip Rabbine yöneldiği yerde başlar.
İnsan, bazen kendisinden daha büyük bir hakikate yöneldiğinde hayatın gerçek anlamını kavramaya başlar. Çünkü ömür, yalnızca kendimiz için yaşadığımız anlardan ibaret değildir. Bir duaya, bir iyiliğe, bir gönle dokunmaya adanan her vakit, insanı kendi benliğinin dar sınırlarından çıkarıp daha derin bir anlamın eşiğine taşır. Belki de mutluluk, insanın kendisini aşarak Rabbine yönelmesinde; hayatını O’nun rızasına uygun bir güzellikle anlamlandırmasında saklıdır.
İşte tam bu noktada insanın kendine sorması gereken başka bir soru var.
Adanacak en kıymetli şey nedir?
Hayat, onu bize bahşedene sunulduğunda gerçek anlamını bulmaz mı?
Öyleyse daha yolun başında bir gaye belirlemeli insan. Zira ruh, avuç içine konmuş bir tüy parçası gibi… Ne zaman kabzedileceği belli değil. Rüzgârın yönü birden değişebilir. Bir sabah uyandığımızda dünün telaşları yerini bambaşka bir sessizliğe bırakabilir.
Hayat, bir nefes, bir göz kırpımı kadar kısa.
O hâlde sormalı insan kendine.
Bu hayata böylesine sıkı tutunma sebebim ne?
Neye yetişiyorum, neyi biriktiriyorum, hangi izlerin peşinden gidiyorum?
Bir gün geriye dönüp baktığımda, ömrümden geriye yalnızca tamamlanmış işler mi kalacak, yoksa bir gönle dokunmuş olmanın huzuru da eşlik edecek mi bana?
Elbette hayatı ciddiye almalıyız. Ancak yalnızca dünya için değil… Nitelikli bir Müslüman olmaya gayret etmeli, hem kendimize hem de zamanımıza şahitlik etmeliyiz. Çünkü her anımız, ahirete yazılan bir mektup gibi. Özenle yaşadığımız her an, hâl dilinden dökülen bir şükürdür. Şükür, yalnızca dilin söylediği bir söz değil; bize emanet edilen zamanı, ömrü ve imkânları yerli yerinde kullanabilme gayretidir.
Bazen birinin yükünü hafifletmek, bazen kırılmış bir kalbi onarmak, bazen de kimsenin görmediği bir yerde iyilik yapmak… Bütün bunlar, insanın Rabbine sunduğu sessiz birer teşekkür değil midir? Belki de insanın ömrüne değer katan, büyük başarılarından çok, küçük ama samimiyetle yaptığı iyiliklerdir.
İşte tam da bu yüzden bir gayemiz olmalı. Bu yolda zan ve endişeyle değil; huzur ve tevekkülle yürümeliyiz. Tevekkül, çabalamaktan vazgeçmek değil, elinden geleni yaptıktan sonra neticeyi Allah’a bırakabilmektir. Her şeyin bizim kontrolümüzde olmadığını kabul etmek, ruhun omuzlarından ağır bir yükü indirir. Çünkü biliriz ki bizim hesabımızla yazılanlar değil, O’nun takdiriyle gerçekleşenler hayatımıza yön verir.
Yaşıyor olmak…
Bu, ahiret için sermaye biriktirme fırsatının hâlâ bize verilmesidir. Her gün yeni bir sayfa, yeni bir nasip, yeni bir secde fırsatıdır. Belki bugün edilen içten bir dua, belki kimseye duyurulmadan yapılan küçücük bir iyilik, belki de sabırla karşılanan bir imtihan… Cennete vesile olacak bir güzellik, hiç ummadığımız bir anın içinde saklıdır.
Unutmayalım, ne varsa O’nun kudretindedir. Bizim vazifemiz ise bu kısa ömrü bir telaşın içinde tüketmek değil, her anına bir mana sığdırabilmektir.
Öyle yaşayalım ki bu dünyadan göçtükten sonra ardımızda bıraktığımız iyilikler, dualar ve güzel izler yaşamaya devam etsin. Mücadelemiz meleklerin dilinde yankılansın. Çünkü ömür, yalnızca yaşanıp biten bir zaman değil; Rabbimize sunduğumuz hâllerin, niyetlerin ve amellerin toplamıdır.
