Hissetmek Ne Renktir Acaba?

tarafından
Kasım 2, 2026
10 dakika okuma süresi
Nostaljik bir odada pastel boyalarla hayal kuran çocuk, suluboya ve renkli kalem illüstrasyonu.
Çocukluğun hayal gücü ve renklerin dünyası, suluboya dokularıyla yeniden hayat buluyor.

Bir insanın sesini boyamak isteseydiniz hangi rengi seçerdiniz?

Ben bazı seslerin sarı olduğunu düşünüyorum. Öyle güneşe uzun süre bakınca gözünüzün önünde kalan sarıdan değil, eski bir evin mutfağında, öğleden sonra perdelerin arasından süzülen ışığın sarısından. Bazı seslerse turuncu geliyor kulağıma. Bunun mantıklı bir açıklaması var mı bilmiyorum. Dünyanın en neşeli insanını koyu maviye boyayabilir, tanıdığım en huysuz insanın sesini pembeye benzetebilirim. Renklerin insanlarla anlaşmak gibi bir zorunluluğu olduğunu sanmıyorum.

Geçenlerde çocukken kullandığımız boya kalemlerini düşündüm. İçlerinde ten rengi diye bir kalem vardı. Şeftaliyle pembe arasında kararsız kalmış, bütün insanları tek başına boyamaya çalışan o zavallı kalem. Etrafımızda birbirinden farklı tenlerde onlarca insan olmasına rağmen bir kaleme böyle bir sorumluluk verilmesini pek tuhaf bulmazdık. İnsanları çizerken elimiz ona gider, yüzlerini boyar, sonra saçları için başka bir renk seçerdik. Bir kalemin adının bu kadar iddialı olabilmesi şimdi komik geliyor. Hele de bazen kendimizi anlatmak için bütün kelimelerin yetersiz kaldığını düşününce.

Renklerin isimleri var. Duyguların da ama insanın içinde olup biten her şeyin bir karşılığı bulunuyor mu?

Bir Günün Rengini Kim Seçer?

Pazartesilerin gri olduğuna dair gizli bir anlaşma yapmış gibiyiz. Kimse sözleşmeyi imzalamamış ama herkes şartları biliyor. Cuma akşamları daha sıcak renklerde, pazar geceleri ise nedense biraz soluk. Takvimlerin üzerinde böyle bir açıklama bulunmuyor. Yine de günlerin kendilerine ait renkleri olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor. Bir de hiçbir özelliği olmayan salı günleri var. Sabah kalkıyorsunuz, bir yerlere gidiyorsunuz, öğle yemeği yiyorsunuz. Sonra birisi size komik bir şey söylüyor. Belki vitrinde saçma bir oyuncak görüyorsunuz, belki kaldırımda yürüyen bir güvercinin kendisini gereğinden fazla önemli bulduğunu düşünüyorsunuz. Günün geri kalanı sıradan geçiyor ama akşam olduğunda o salı gününü sevdiğinizi fark ediyorsunuz. Böyle günleri hangi renge boyamak gerekir?

Aynı günün içinde hem canımız sıkılabilir hem de durup dururken gülebiliriz. Sabah kötü bir haber alıp öğleden sonra yediğimiz mandalinanın tadını beğenebiliriz. Akşam birisi günümüzün nasıl geçtiğini sorduğunda ise bütün bu karmaşayı tek bir kelimeye sığdırmamız beklenir.

“İyiydi.”

Oysa o günün içinde anlatmadığımız bir sürü şey vardır. Otobüste gördüğümüz komik bir çanta, yanlışlıkla duyduğumuz bir konuşma, uzun zamandır aklımıza gelmeyen bir şarkı… Hiçbiri günümüzü değiştirecek kadar önemli değildir ama hepsi bir yerlerde kalır. Bazı günleri yıllar sonra hatırladığımızda büyük olaylardan önce bu küçük ayrıntıların aklımıza gelmesi belki de bundandır.

Ben bazı salı günlerini turuncuya boyardım. Özellikle de hiçbir şey olmamış gibi görünenleri.

Mor Ağaçların Bir Açıklaması Yoktu

Çocukların yaptığı resimlere bakmayı seviyorum. İnsanların kolları bazen başlarından çıkıyor, evlerin kapıları pencerelerinden küçük oluyor, güneşler kâğıdın bir köşesine sığmadıkları için yarım kalıyor. Çoğu resimde çiçekler kendilerini çizen çocuklardan daha büyük. Üstelik bütün bunlar gayet normal karşılanıyor. Bir çocuk size mor bir ağaç çizdiğinde neden mor olduğunu sorabilirsiniz. Muhtemelen omuz silkecektir. Belki mor kalemi sevdiği için, belki yeşili bulamadığından, belki de yalnızca canı öyle istediğinden. Büyüdüğümüzde ise mor bir ağacı açıklamak için epey uğraşıyoruz. Ressamın ne anlatmak istediğini, morun hangi duyguyu temsil ettiğini, ağacın neden gerçekliğe aykırı çizildiğini merak ediyoruz. Bir çocuğun yalnızca güzel bulduğu şey, yetişkinlerin elinde çözülmesi gereken bir bilmeceye dönüşebiliyor.

Bunu düşününce çocukların bazen bizden daha iyi sanat eleştirmenleri olduğunu hissediyorum. Beğendikleri bir resmin karşısında durup uzun uzun açıklama yapmıyorlar. Güzel buldukları şeyi gösteriyor, ardından başka bir şeye bakmaya gidiyorlar. Belki de her şeyi anlamaya çalışırken bir şeyleri yalnızca beğenebilmenin ne kadar kolay olduğunu unutuyoruz. Ben hâlâ mor ağaçların güzel olduğunu düşünüyorum. Özellikle de dallarına pembe elmalar çizilmişse.

Bazı İnsanların Yanında Renkler Değişir

Birini hatırladığımda bazen yüzünden önce başka şeyler geliyor aklıma. Bir odanın ışığı, masanın üzerindeki bardak, arka planda çalan bir şarkı. Kimi zaman birinin kahkahasını hatırlıyorum ama neye güldüğümüzü çıkaramıyorum. Hafızam olayın kendisini kaybetmiş, yalnızca kenar süslerini saklamış gibi. Bunu biraz haksızlık olarak görüyorum. Sonuçta saatlerce önemli meseleleri konuşmuş, birbirimize uzun uzun bir şeyler anlatmış olabiliriz. Ama zihnim bütün bunların yerine birinin masanın üzerindeki peçeteyle oynayışını saklamayı tercih etmiş.

İnsan hafızasının zevki bazen gerçekten çok kötü.

Yine de bu ayrıntıların tuhaf bir güzelliği var. Birinin yanında nasıl hissettiğimizi hatırlamak için her zaman ne konuştuğumuzu bilmemiz gerekmiyor. Bazen bir sokak, bir koku veya bir şarkı, yıllar önceki bir öğleden sonrayı hiç beklemediğimiz bir anda geri getirebiliyor. Aynı sokaktan iki farklı insanla yürüdüğünüzde iki ayrı sokak tanımış gibi olabilirsiniz. Birinde sürekli konuştuğunuz için binaları fark etmezsiniz. Diğerinde uzun süre sessiz kalır, yıllardır orada duran bir tabelayı ilk kez görürsünüz. Sokak aynı sokaktır ama eve döndüğünüzde hatırladığınız şeyler birbirinden farklıdır. Belki de bazı insanların rengini kendilerinden çok, yanlarında gördüğümüz dünyadan seçiyoruz.

Bu yüzden bir insanı sarıya benzettiğimde onun neşeli olduğunu söylemiş olmuyorum. Belki yalnızca bir zamanlar yanında otururken güneşin yüzüme vurduğunu hatırlıyorumdur. Belki de o insanın sesi bana, artık var olmayan bir evin mutfağını anımsatıyordur.

İnsan bazen birini değil, onun yanındayken dünyanın aldığı hâli özlüyor olabilir.

Dünyada Kaç Çeşit Sarı Vardır?

Bir kırtasiyede boya kalemlerine bakarken insanların renklere isim bulmak için ne kadar uğraştığını fark edebilirsiniz. Limon sarısı, kanarya sarısı, hardal sarısı, altın sarısı… Bir noktadan sonra sarının kendisi bile bu kalabalığın içinde biraz kayboluyor. İşin komik tarafı, duygularımızı anlatırken bu kadar yaratıcı değiliz. Mutluyuz, üzgünüz, heyecanlıyız, korkuyoruz. Bazen ne hissettiğimizi bilmiyoruz. Bazen de aynı anda birbirine hiç benzemeyen birkaç şey hissediyoruz ama hangisini söyleyeceğimize karar veremiyoruz. Bir arkadaşınızı çok özleyip onunla görüşmek istemediğiniz oldu mu hiç, ya da uzun zamandır beklediğiniz bir şey gerçekleştiğinde sevinmek yerine garip bir boşluk hissettiğiniz oldu mu? Bazen birine kızgın olmadığımız hâlde onunla konuşmak istemiyoruz. Bazen de çok sevdiğimiz birinin yanında nedensizce huzursuz olabiliyoruz. Bütün bunları anlatmak için elimizde birkaç kelime var. Üstelik bu kelimeler çoğu zaman birbirine karışıyor. Oysa bir resimde mavinin kenarına sarı sürdüğünüzde aralarında yeşil bir yer oluşuyor. Ne tam mavi ne de tam sarı. 

İkisinin arasında, kendi başına var olabilen başka bir renk. Duyguların da böyle ara tonları olduğunu düşünüyorum.

Mesela çok güzel bir gün geçirirken o günün biteceğini hatırladığınızda hissettiğiniz şeyin tam olarak ne olduğunu söylemek zor. Mutlusunuzdur, biraz da üzgün. Ama ikisi birbirini ortadan kaldırmaz. Hatta bazen o anı güzel yapan şey, bir daha aynı şekilde yaşanmayacağını bilmenizdir.

Böyle bir duygunun rengi olsaydı hangi kalemi kullanırdık? Belki de boya kutularının içinde henüz keşfedilmemiş birkaç renk daha vardır. İnsanların onları bulabilmesi için önce ne hissettiklerini anlamaları gerekiyordur. Ya da tam tersi. Belki bazı hisleri anlamak için önce onları boyamak gerekir.

Biraz Taşırarak Boyayabilir miyiz?

Çocukken boyama kitaplarının çizgilerinden taşırdığımızda bazen birileri bizi uyarırdı. Renklerin kendi sınırları vardı ve mümkünse o sınırların dışına çıkmamaları gerekiyordu. Bir süre sonra daha dikkatli boyamayı öğrendik. Kenarları düzgün, renkleri birbirine karışmamış, neyin nerede başlayıp bittiği belli resimler yapabildik. Fakat eski resimlere baktığımda en çok taşırılmış yerleri seviyorum.

Bir çiçeğin yaprağından dışarı kaçmış kırmızı boya, güneşin etrafındaki düzensiz çizgiler, gökyüzünün ortasında unutulmuş beyaz bir boşluk… Hepsinde resmi yapan kişinin orada bulunduğunu hissediyorum. Kâğıdın üzerinde küçük bir elin aceleciliği kalmış. Duygularımızı da bazen böyle taşırıyoruz. Gereğinden fazla gülüyoruz, hiç beklemediğimiz bir anda ağlıyoruz, önemsiz bir şeye saatlerce seviniyoruz. Bazen bir şarkıyı defalarca dinliyor, bazen bir kelimenin söylenişini sevdiğimiz için durup dururken tekrar ediyoruz. Birileri bunları garip bulabiliyor. Hatta bazen kendimiz bile neden böyle davrandığımızı açıklayamıyoruz. 

Ben bir insanın durup dururken mutlu olmasını seviyorum. Bir mağazada gördüğü küçük bir nesneye gereğinden fazla heyecanlanmasını, bir çiçeğin rengini beğendiği için fotoğrafını çekmesini, komik bulduğu bir kelimeyi gün boyunca tekrar etmesini… Bunlar dünyanın en önemli meseleleri değil. Zaten güzel olmaları için önemli olmaları gerekmiyor. Dünyada yeterince cetvel, takvim ve yapılacaklar listesi var. Arada bir kâğıdın kenarına anlamsız bir yıldız çizmenin kimseye zararı olmaz. Üstelik yıldızın beş köşesinin birbirine benzemesi de gerekmiyor.

Hissetmek Ne Renktir Acaba?

Başta yalnızca insanların seslerini hangi renklere boyayabileceğimi düşünüyordum. Şimdi ise bir günün, bir yerin, hatta hatırlamadığım bir anının bile kendine ait bir rengi olabileceği fikri hoşuma gidiyor.

Bunun cevabını gerçekten öğrenmek istediğimden emin değilim. Bazı soruları seviyorum çünkü insanın aklına hiç düşünmediği başka sorular getiriyorlar. Birinin sesini sarıya benzetmekle başlayan merakım, şimdi salı günlerinin neden turuncu olabileceğini düşünmeme neden oluyor. Yarın başka bir şey düşünürüm. Belki de sarıdan vazgeçerim. Küçükken yaptığımız resimleri hatırlıyorum. Kâğıdın ortasında kocaman bir ev, hemen yanında evden büyük bir çiçek, gökyüzünde olması gerekenden çok daha fazla güneş ışını… Resimdeki insanların gülümsemeleri yüzlerinden taşıyordu. Çoğu zaman ne çizdiğimizi anlatmak için uzun uzun konuşurduk. Kimse anlamasa bile biz neyin nerede olduğunu gayet iyi bilirdik.

Sonra resimlerimizi buzdolabına asardık. Bence buzdolabına asılmayı hak eden şeylerin sayısı düşündüğümüzden çok daha fazla. Güzel bir salı günü mesela. Uzun zamandır duymadığımız bir kahkaha. Bir arkadaşımızın söylediği komik bir cümle. Sabah uyandığımızda nedensizce iyi hissettiğimiz o birkaç dakika. Bunları bir kâğıda çizebilseydik belki evlerimizde boş duvar kalmazdı.

Ben hâlâ hissetmenin ne renk olduğunu bilmiyorum. Ama bir gün bunun cevabını bulursam büyük ihtimalle kimseye söylemeyeceğim. Çünkü bir başkasının aynı soruya bambaşka bir cevap vermesi fikri daha çok hoşuma gidiyor. Belki sizin mutluluğunuz benim hiç sevmediğim bir renktir. Belki benim hüznüm, sizin çocukken en çok kullandığınız boya kalemine benziyordur. Kim bilir, belki de aynı rengi gördüğümüzde bile birbirimizden tamamen farklı şeyler hissediyoruzdur.

Bu sabah kendinizi hangi renkte hissettiğinizi hiç düşündünüz mü? Ben düşünmedim. Sabah biraz acelem vardı. Ama şimdi masamın üzerinde bir kutu boya kalemi olsaydı, galiba önce pembe olanı seçerdim. Nedenini bilmiyorum, açıkçası canım öyle istiyor.

Takip et

Merhaba ben Nisan bazen bir oyunun sahnesinde, bazen yarım kalmış bir romanda yaşıyorum. Yazdıklarım hem ben gibiler hem de benden kaçış. Ciddiye almazsam olmuyor, fazla ciddiye alırsam hiç ben olmuyor

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bunu Kaçırma!

Kabuksuz Yakınlıklar Hezimeti

Pürüzsüz hiçbir şey yoktur, özellikle konu

Sensizliğin Tarifi

Bir bardak, karanlık. Bir kaşık, yalnızlık.