Oyunlar ve filmler için eğlence sektörünün günümüzdeki iki temel taşı diyebiliriz. İki ürünün de görsel ve işitsel yollar ile bize sağladığı deneyim sektörlerin gelişmesi ve teknolojinin ilerlemesi ile üst düzey bir noktaya erişmiş düzeyde. Görsel anlamda günümüzde hem oyunların sinematikleşmesi hem de filmlerin interaktifleşmesiyle aradaki fark neredeyse silinmiş durumda olsa da işitsel ögelerde durum biraz daha farklı işliyor. Çünkü görsel ögeler kullanılarak sahnedeki duyguyu aktarma olanağı iki üründe de birbirine çok yakın iken, işitsel ögelerde interaksiyon olanağından dolayı bariz bir fark gözükmekte. Zaten oyun ve filmi birbirinden ayıran, farklı duygular hissetmemizi sağlayan başlıca kriterlerden birisi de bu. Aynı türden oyun ve filmleri karşılaştırarak bu farkı görmemiz mümkün. Gelin, iki sektörün de başarılı işlerinin bulunduğu iki tür üzerinden bu farkı inceleyelim.

SUÇ
Suç konusu her zaman eğlence sektöründe ilgi çekici bir başlık olmuştur. Suç ve suç örgütleri ile ilgili oyun ve filmler her zaman ilgi odağı haline gelmiştir. Ve bu türün hiç şüphesiz en büyük örnekleri 2K Games tarafından geliştirilen Mafia ve Francis Ford Coppola’nın The Godfather serileridir. İki ürün de bize suç dünyasının kapısını sonuna kadar aralıyor, mafya temasını iliklerimize kadar yaşatıyor. Mafia oyunu 1930 yılı New York’unda geçiyor. İtalyan bir mafya ailesi ve bu aileye sonradan dâhil olan bir adamın hikâyesine tanık olduğumuz oyun, dönemine göre başarılı grafikleriyle 1930’lu yılları; gerek araçları ve şehir yapısı gerekse halkın giyimi ve konuşmalarıyla sonuna kadar yansıtıyor. Sinema sektörünün mihenk taşlarından olan The Godfather ise 1945 yılının New York’unda geçiyor. Corleone ailesinin ele alındığı film bulunduğu dönemi aynı Mafia oyununda olduğu gibi çok iyi yansıtıyor. Ancak iki ürünün de öne çıktıkları konu bu değil. İki ürün de kendi türlerinde mafya temasını ve suç konusunu en başarılı işleyen ürünlerin başında geliyorlar. Mafia oyununu oynarken kendinizi oyunun ana karakteri Tommy yerine koyabiliyor, onun gibi hissedebiliyorsunuz. Suç dünyasına sonradan dahil olan bir adamın yaşadıkları karşısında verdiği tepkileri, hissettiği duyguları görebiliyor ve hissedebiliyorsunuz. The Godfather filminde ise suç dünyasının ve bir mafya ailesinin derinliklerine iniyor ve orada kayboluyorsunuz. İki ürünün müziklerine baktığımızda ise neden oyunda filme göre daha interaktif bir geri dönüş aldığımızı az çok anlayabiliyoruz. Mafia oyununun Vladimír Šimůnek imzalı besteleri bize biraz daha karanlık ve aksiyon yüklü bir müzik sunarken, The Godfather’ın Nino Rota imzalı ikonik “Love Theme” bestesi ise bizlere daha yumuşak, biraz daha duygu yüklü bir müzik sunmakta. Bizlere mafya temasının ağırlığını muazzam bir şekilde yansıtmakta. İki eserin de müzikleri bizleri suç dünyasında olduğumuza inandırma konusunda ve duyguya girme konusunda başarılı iken, Mafia daha aksiyon içerikli ve biraz daha yüksek tempolu müziği ile oyuncuyu harekete geçirmeyi, daha interaktif bir deneyim sunmayı başarıyor. Çünkü Mafia oyunu oyuncunun gerçekten Tommy gibi hissetmesini, kendini onun yerine koymasını amaçlarken; The Godfather ise Corleone ailesinin yaşadıklarını ve suç dünyasını, o dünyanın ağırlığını izleyiciye üçüncü bir göz olarak aktarmayı amaçlıyor. İşin içine oyuncuyu tetikleyerek interaksiyonu daha yüksek bir deneyim sunmak amacı girdiği için, Mafia oyununun müzikleri daha aksiyon yüklü ve karanlıktır. Ancak The Godfather’da amaç izleyiciye sahnenin, olayların ve dönemin ağırlığını yansıtmak olduğu için, müzikler daha sakin ve duygu yüklüdür.


KORKU
Eğlence sektörünün bir diğer ilgi çekici konusu ise korku. Korku filmleri ve oyunları arasında interaktiflik düzeyindeki fark daha da göze çarpıyor. Bir korku filmi izlerken kendimizi bir oyundaki kadar ana karakterin yerine koyamıyoruz. Oyun bize bu duyguyu, saf korkuyu yaşatıyor. Tabii başarılı işlerden bahsediyorum. Korku sektörü çok tercih edilen ama başarılı ürün çıkarması zor olan bir sektör. Biz de bu sektörde aynı temalı iki ürünü inceleyeceğiz. Oyun dünyasının en iyi oyunlarından biri olarak kabul edilen, Konami imzalı Silent Hill 2 ve 1994 yapımı bir korku filmi olan John Carpenter’ın In the Mouth of Madness filmi. Konu olarak iki eser de birbirlerine çok benziyorlar. Silent Hill 2’de ana karakterimiz ölen eşinden mektuplar almaya başlıyor ve mektuplarda karısının kendisini orada beklediğini söylediği Silent Hill kasabasına gidiyor. In the Mouth of Madness filminde ise bir sigorta müfettişi olan ana karakterimiz, ortadan kaybolan başarılı korku yazarı Sutter Cane’i aramak için, sadece Cane’in romanlarında yer aldığına inanılan Hobb’s End isimli kasabaya gidiyor. İki üründe de gerçeklik ve hayal dünyası arasındaki çizgi bulanıklaşmakta. İki ürünün de ana karakterleri yavaş yavaş gerçeklik algısını yitiren karakterler olarak öne çıkıyor. İzleyici/Oyuncuya hayatta kalma, gerilim ve korku duyguları verilmeye çalışılmakta. Konu olarak birbirlerine çok benzeyen bu iki yapımın müzikleri ise bir hayli farklı. Akira Yamaoka imzalı Silent Hill 2 müzikleri yer yer oyundaki gerilimi yansıtmak için, yer yer ise karakter ile duygusal bağ kurmamız için tasarlanmış ve çok başarılılar. Özellikle duygusal sahnelerde kullanılan müzikler ile kendinizi karakterin yerine koyuyor; depresyon, hüzün gibi ağır duyguları bile hissedebiliyorsunuz. Gerilim sağlayan müziklerde kullanılan ses efektleri, seslerdeki bozulmalar ve rahatsız edici tınılar insanın tüylerini diken diken ediyor. Ve Akira Yamaoka imzalı bu müzikler sayesinde, belki de korku teması üzerinde duygusal anlamda gelmiş geçmiş en interaktif deneyimi yaşıyoruz. Karakterimizin yaşadığı acıları, tuttuğu yası, suçluluk duygusunu, depresyona varan derin hüznünü ve yaşadığı interaksiyonlar karşısındaki gerilimini ve korkusunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Ancak aynı zamanda yönetmen koltuğunda bulunan John Carpenter ve Jim Lang imzalı In the Mouth of Madness filminin müzikleri ise biraz daha hareketli ve filmin aksiyon kısmını izleyiciye yaşatmayı amaçlıyor. Rock temalı müziğin yüksek temposu ile aksiyonu ve hayatta kalma dürtüsünü bir hayli hissediyoruz. Korku oyunlarında birinci elden deneyim sağlandığı için bu tarz müzikler ile oyuncuyu harekete geçirmek Silent Hill tarzı ürünlerde pek mümkün değil iken, filmlerde doğru kullanıldığı takdirde başarılı oluyor. Bu örnekte de gördüğümüz gibi. Ancak yine suç konusunda işlediğimiz gibi, oyunlardaki amaç daha fazla interaksiyon olduğu için oyuncuya sahnedeki duygudan ziyade, karakterin hissettiği duyguyu geçirmek amaçlanıyor. Filmlerde ise amaç daha sinematik bir deneyim olduğu için, izleyiciyi sahnede tutmak ve sahnedeki duygu geçirmek daha ön planda tutuluyor.


Kaynakça
–https://tr.wikipedia.org/wiki/Silent_Hill_2
–https://en.wikipedia.org/wiki/In_the_Mouth_of_Madness
–https://tr.wikipedia.org/wiki/Mafia_(video_oyunu)#Ses_parçası
–https://en.wikipedia.org/wiki/The_Godfather

