Bu yazı, Terry Eagleton’un 2010 ve 2015 yıllarında üniversiteler üzerine kaleme aldığı iki önemli makalenin günümüzdeki geçerliliğine ve doğruluğuna dikkat çekmek amacıyla yazılmıştır.
Söz konusu makalelerde Eagleton, üniversitelerin asıl işlevlerinden saparak statükonun ve modern dünyanın boyunduruğu altına girdiğini ileri sürer. Statükoya hizmet ettiğini ve bu durumun üniversitenin eleştirel özgürlüğünü elinden aldığını savunur. Ayrıca, tıpkı toplumun diğer kurumları gibi üniversitelerin de liyakat yoksunluğu ve yozlaşma sürecine girdiğini belirtir. Ne yazık ki bu tespit, günümüzde çok daha görünür hâle gelmiş, inkârı mümkün olmayan bir gerçeğe dönüşmüştür. Bu çöküşün merkezinde ise beşerî bilimlerin değer kaybı yer almaktadır. İngiliz dili ve edebiyatı profesörü olan Eagleton, beşerî bilimlerin giderek değersizleşmesinden duyduğu derin endişeyi dile getirir. Ona göre bu kayıp, yalnızca eğitim sisteminin değil, toplumsal düşünce hayatının da çöküşünü işaret eder. Çünkü üniversiteler, yalnızca mesleki formasyon veren kurumlar değil, toplumun düşünsel ve kültürel dokusunu oluşturan en önemli yapılardır. Eagleton da bu işlevin korunması gerektiğini ısrarla vurgular. Modern dünya ve gelişmiş kapitalizmin toplum nezdinde üniversite algısını değiştirdiğini savunur. Gelişmiş kapitalizm adeta üniversitelerin işlevselliğini elinden almış açgözlü ve kötü bir masal kahramanıdır. Eagleton bu makaleleri ve diğer makalelerinde olduğu gibi eleştirel bir dille bu durumu okuyucusuna izah etmeye çalışmıştır.
Eagleton, üniversitelerin bir bütün olarak düşünüldüğünde birbirinden koparılamaz parçalardan oluştuğunu, ancak günümüzde bu parçaların yok olmaya yüz tuttuğunu ve hatta bu eksikliğin fark edilmediğini söyler. “Tarih, felsefe ve benzeri alanlar giderse elbette geriye bir şeyin kalacağı kesin: Bir teknik kurs merkezi ya da bir şirket laboratuvarı. Fakat ona ‘üniversite’ demek kendimizi kandırmaktan başka bir şey olmaz.” Bu cümlede üniversitelerin salt üretim merkezi olması haricinde aynı zamanda düşünsel ve kültürel bir kurum olmasının öneminden bahseder. Beşerî ve pozitif bilimlerin birbirini tamamladığını vurgulamak ister. Ona göre dil ve edebiyat dersleri yalnızca noktalama işaretlerinden ibaret değildir; aynı şekilde, her üniversite öğrencisinin de temel bir fizik ve kimya bilgisine sahip olması gerekir. Eagleton, “Mevzubahis yıkımın ortasında bilhassa beşerî bilimler köşeye sıkıştırılıyor…” diyerek, özellikle Britanya’da beşerî bilimlerin sistematik olarak geriye itildiğini, devlet ödeneklerinin neredeyse tamamen fen, mühendislik ve tıp alanlarına yönlendirildiğini belirtir.
Bu fon dengesizliği, üniversitelerde harç krizini doğurur. Ödeneklerin büyük kısmı beşerî bilimler dışındaki alanlara aktarılınca, üniversiteler ayakta kalabilmek için öğrencileri bir tür “gelir kaynağı” olarak görmeye başlar. Böylece “müşteri öğrenci” kavramı ortaya çıkar. Eagleton, bu dönüşümü şu sözlerle açıklar: “Profesörler yöneticilere dönüştürülürken, öğrenciler de müşteriye çevriliyor…”
Bu tablo, yalnızca ekonomik değil, entelektüel bir çöküşün de göstergesidir. Yazar, bu durumu basit bir finansal sorun olarak değil, daha derin bir ahlaki ve düşünsel yozlaşmanın sonucu olarak yorumlar. Üniversitelerin beşerî bilimlerden arındırılıp teknik ve ekonomik kurumlara dönüşmesini eleştirirken, bu sürecin başlıca sorumlularından birinin rektörler olduğunu da açıkça belirtir. Güney Kore ziyareti sırasında yaşadığı bir anekdotla, rektörlerin kendi üniversitelerini kendi elleriyle nasıl yok ettiklerini örneklendirir. Ona göre beşerî bilimler yalnızca sanat ya da felsefe fakültelerinin değil, tüm disiplinlerin merkezinde yer almalıdır. Bu alanları “lüks” veya “gereksiz uğraş” olarak gören düşünceleri reddeder ve “Gerçek erkekler hukuk ya da mühendislik okur…” ifadesiyle bu anlayıştaki cinsiyetçi ve indirgemeci bakışı hicveder. Eagleton’a göre üniversiteler, kapitalist üretim sisteminin pençesine düşmüş durumdadır. Oysa kapitalizmin kâr ve verimlilik odaklı doğası, özgür düşünceye dayanan akademi fikriyle bağdaşmaz. Gelişmiş kapitalizm ve akademi birbiriyle tamamen zıt tabanlara sahip iki olgudur.
Küresel ölçekte üniversiteler, giderek insani eleştiri ve sorgulamanın merkezi olma özelliklerini yitirmektedir. Bu değişim elbette bir anda değil, yavaş ve sinsi bir biçimde gerçekleşmektedir; ancak asıl tehlike, bu sürecin süreklilik kazanmasıdır. Beşerî bilimlerin sistematik olarak ödeneklerden mahrum bırakılması ve marjinalleştirilmesi, Eagleton’a göre “Küba Devrimi yahut Irak işgali kadar sarsıcı” bir dönüşümdür. Bu süreçte fakülteler sindirilmekte, üniversiteler ise verimlilik odaklı şirket mantığıyla işlemektedir. Eagleton’a göre bu durumun temel sebeplerinden biri, entelektüel yozlaşma ve toplumsal bilincin daralmasıdır. Beşerî bilimlerin savunulması yalnızca bir disiplinin değil, insanın ve düşüncenin savunulmasıdır. Eagleton’un ulaştığı sonuç son derece açıktır: Üniversite, beşerî bilimler olmadan üniversite değildir. Bu alanların değeri ekonomik fayda veya verimlilik ölçütleriyle değil, toplumun kendi üzerine düşünme kapasitesiyle belirlenmelidir. Dolayısıyla çözüm, yalnızca beşerî bilimlere daha fazla bütçe ayrılması değil, onların yeniden akademik hayatın kalbine yerleştirilmesidir.
KAYNAK OLARAK ALINAN VE OKUNMASI TAVSİYE EDİLEN MAKALELER;
Orjinal metin- https://www.theguardian.com/commentisfree/2010/dec/17/death-universities-malaise-tuition-fees
Çeviri- https://republica.tr/universitelerin-olumu-terry-eagleton/
Orjinal metin- https://michel-foucault.com/2015/04/17/terry-eagleton-the-slow-death-of-the-university-2015/
