Belleğin Renkleri ve Hayalin İnşası

tarafından
Şubat 9, 2026
3 dakika okuma süresi

İnsan ruhu, haritası henüz çizilmemiş bir coğrafyaya benzer. Bazı yollar bizi hiç beklemediğimiz bir uçurumun kenarına bırakır, bazıları ise en sert kışın ortasında sıcak bir evin eşiğine… Takvim yaprakları o en kısa, en hüzünlü ayı, yani Şubat’ı işaret ettiğinde; içimdeki pusula tek bir yönü göstermeye başlar: Henüz isimlerin icat edilmediği, sadece renklerin ve fısıltıların hüküm sürdüğü o çocukluk vatanını.

Hatırlıyorum; zamanın henüz bizi birbirimizden çalmadığı o kadim sofralarda, bilge bir sesin dudaklarından dökülen o tuhaf ama büyülü tanımlamayı… Birimize “ak kiraz”, diğerimize “kara kiraz” derdi. Bu, birinin diğerinden üstünlüğü değil, gecenin gündüzü, kışın baharı tamamlaması gibi bir dengeydi. Aradaki o tek mevsimlik yaş farkı, birimizin yolu daha önce öğrenip diğerine fener tutma telaşından ibaretti. Kim bilebilirdi ki, aynı topraktan beslenen bu iki rengin, yıllar sonra birbirine bu kadar uzak ama bir o kadar da iç içe iki sessizliğe bürüneceğini?

Peki, neydi bizi o loş oda köşelerinde bir araya getiren asıl büyü?

Dışarıda hayat tüm kaba gerçekliğiyle akıp giderken, biz o dört duvar arasında imkansızlıktan muazzam bir varoluş inşa ederdik. İlginç bir tezat vardı aramızda; birimizin elleri parlak, hazır oyuncak bebeklerle doluyken, diğerinin avuçlarında sadece uçsuz bucaksız bir hayal gücü titrerdi. İşte hikaye tam burada, o merak uyandıran düğüm noktasında başlıyordu: Hazır olanın o soğuk, plastik ruhu, yaratıcı bir elin karşısında nasıl da darmadağın olurdu? Elinde somut bir oyuncağı olmayan o çocuk, kumaş parçalarından, kağıt kesiklerinden ve bükülmüş ince tellerden öyle dünyalar yaratırdı ki, izlerken nefesimi tutardım.

Bebeklerimize dikilen o minik, kusurlu elbiseler; telden bükülerek bir sanat eserine dönüşmeye çabalayan koltuklar; kağıttan kesilen hayali sofralar… O günlerde o odada bir oyun oynanmıyordu; orada bir ruh, dünyayı yeniden inşa ediyordu. O ellerin her hareketi, aslında bir gün bu gri dünyadan kaçıp kendi renkli sayfalarına sığınacak bir sanatçının ilk sessiz çığlıklarıydı. Bir insan neden kendi hayatından vazgeçip o kurgusal, o daha cazip dünyaların mimarı olmayı seçerdi? Belki de gerçeklik, o yaratıcı zihne dar geliyordu.

Yıllar sonra, o yol ayrımına gelindiğinde duyulan o fısıltı hala kulaklarımda: “Oraya gitmelisin, kendi çizgilerini çekmelisin.” Bu sadece bir tavsiye değil, o çocukluk odasındaki mucizeye duyulan bir sadakatti. Sanat kokan o puslu koridorları, aslında eski evdeki oyunların bir devamıydı. Ancak hayat, kurduğumuz o hayali dekorlar kadar korunaklı çıkmadı. Bazıları için gitmek, sadece bir yer değiştirmek değildir; kendi rengini korumak adına verilmiş sessiz bir savaştır.

Şimdilerde pek çok kişi bu gidişi bir terk ediş ya da kopuş olarak adlandırıp, ardında bıraktığı boşluğa kızıyor. Oysa merak ediyorum; bir kuş, gökyüzüne olan aşkından mı uçar, yoksa yerdeki o boğucu sessizlikten kaçmak için mi? Ben o sessizliğin içindeki fırça darbelerini, o yarım kalmış çizimlerin hıçkırığını duyabiliyorum. O ellerin, bir gün çocukların dünyasını renklendirecek o masal kitaplarını hazırlarken, aslında kendi çocukluğunu temize çektiğini biliyorum.

Bu yazı sadece bir hatırlatıcı. Bazı bağlar kopmaz, sadece daha geniş alanlara yayılmak için esner. Kendi hayatını bir sanat eserine dönüştürmek için sessizliği ve uzaklığı seçen o ruha kızgın değilim. Aksine, o gün “git” dediğim o yolda bugün bu kadar cesurca, belki de yapayalnız yürüdüğü için ona hayranım.

Çünkü biz biliyoruz ki; aynı topraktan filizlenen iki kirazın masalı, hangi rüzgarla savrulursa savrulsun, eninde sonunda aynı kitabın beyaz kapağında buluşur. İyi ki o gün o toprağa düştün ve iyi ki bu dünyayı kendi renklerinle tanıştırdın, benim canım toprağım…

Merhaba ben Nisan bazen bir oyunun sahnesinde, bazen yarım kalmış bir romanda yaşıyorum. Yazdıklarım hem ben gibiler hem de benden kaçış. Ciddiye almazsam olmuyor, fazla ciddiye alırsam hiç ben olmuyor

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.