Çürük Meyve

tarafından
Eylül 17, 2026
3 dakika okuma süresi

Manav, bugün oğlu Caz’ın elinden bugün kaç tane elma düşürdüğünü sayamamıştı bile. Caz’ın aklı başka yerdeydi.

Babasının sesiyle kendine geldi. “Caz, akşamki tören için kocaman bir pasta yapılacak. Saraya o kadar çok meyve götürmemiz lazım ki anlatamam… belki de tek at arabası yetmez.”

Caz başını salladı ama oraya giden yolu düşünmeden de edemedi. Saraya meyve götürüp getirmekten bıkmıştı.

Atlar arabayı ağır ağır çekerken Caz uzaklara bakıyordu. Sarayın kapısına gelince babası nöbetçilere mutfağa geldiklerini anlatmaya başladı. Birden Caz at arabasının sol kapısını araladı ve kimseye bir şey söylemeden ormanın içine doğru yürümeye başladı. Meyve kasalarını indirmekle uğraşmak istemiyordu.

İlk kez heyecan hissetti. Adımlarını hızlandırdıkça rüzgarı yanaklarında hissetti. Ormanın içine doğru heyecanla koşarken yorulduğu an durmanın özgürlüğünü hissetti. Ormanın içi cıvıl cıvıldı. Kuşlar, kelebekler, yemyeşil çimenler… Kocaman ağaçların dalları arasından güneş Caz’ın gözüne yansıyordu. Bir ağaç gövdesinin altında uzanmış, yanı başındaki uğur böceğine bakıyordu ki bir ses duydu.

“Yoksa beni buldunuz mu?”

Caz ürkerek arkasını döndü. Siyah saçlı, mavi gözlü, uzun boylu bir çocuk, şaşırmış bir şekilde karşısında duruyordu.

“Sen kimsin?”

“Esas sen kimsin, ormanında ne arıyorsun?”

Caz sinirlenmeye başlamıştı. “Ne hakla senin ormanın oluyor, kimsin sen?”

“Benim adım Sim. Simin şehrinin müstakbel kralıyım. Peki ya sen? Sen kimsin?”

Caz rahatlamıştı.

“Ben Caz. Bu şehrin müstakbel manavıyım.”

Bir sessizlik oldu. Neyse ki kuşların cıvıltıları hiç kesilmedi.

“Birinden mi kaçıyorsun?”

“Hem birinden hem bir şeyden.”

Caz böyle bir cevap beklemiyordu.

“Peki neden?”

Parmağına konan kelebeğe bakarken Sim içini çekti.

“Taç giyme töreninden tabii. Düşünsene, bütün gözler senin üzerinde, bir yığın sorumluluk. Özgür olmadığını düşünsene.”

Caz bir kralın böyle hissedebileceğini hiç düşünmemişti. Yine de bir şekilde onu anlıyordu. O da özgür hissetmiyordu. Manavın tezgâhından eve kadar sınırları vardı.

“Özgürlük ne demek ki? Ne yaparsak özgür olabiliriz? Her zaman bir sınır yok mu?”

Sim güldü. “Sınır yok, biz sınırlamayı seviyoruz. Seçme şansımız yok.”

Caz, “Seçme şansımız yok,” diye sessizce tekrarladı.

Güneş iyice tepeye çıkmıştı. Caz çimenlerin üzerinde terlemeye başlamıştı. Meyvelerden değil, manav olmaktan sıkıldığını fark etti.

“Gitmem gerek, akşam için hazırlanacağım. Memnun oldum, manav Caz.”

Caz sessizliğin içinde kuş sesleriyle tek başına kaldı. 

Geldiği yolu geri yürüdü. Babası hâlâ saray çalışanlarıyla konuşurken Caz’a baştan aşağı baktı. Bütün siparişleri arabadan indirmişti. Beraber geri döndüler.

Manavın tezgâhını düzeltirken Caz hepsini özenle koydu. Tek tek ayırdı, çürükleri attı. Babası çürükleri atmasına kızardı, onları aralara karıştırmasını öğütlerdi hep. En sonunda güneş aralarından çekilirken Caz akşamın serinliğinde babasına baktı. Babası sanki biliyordu. Uzun bir sessizliğin sonunda ilk konuşan o oldu.

“Şeftali de olsan muz da olsan seni bu tezgâha koyamazdım. İçlerinde hep çürük dururdun.”

“Ama sen çürükleri seviyorsun, baba.”

“Çünkü tazeleri daha güzel gösteriyor. Kalabalık yapıyor. Sen kalabalık yapması için harcayacağım o meyve değilsin. Ben de babamın kayığında ömrünü geçirecek çocuk değildim.”

Caz uzaklara baktı. Dedesini ilk kez düşündü ve onu anladığını hissetti, denizlerde olmak ne güzeldir. Babasına cevap vermedi.

Gece taç giyme töreni kocaman bir festival gibiydi. Hiçbir şey eksik değildi, Sim’in gülücükleri hariç. Uzaktan bile tepedeki balkonda mutsuz olduğunu görüyordu.

Caz yürümeye başladı. Deniz çok uzaklarda duruyordu. Yürümeye devam etti.

Beste Dalkılıç Abi 

Takip et

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Bunu Kaçırma!

Feminizm Bir Tercih Değil

Çok uzun yıllardır var olan, üzerine

Kendini Tanımak mı, Kendini Yaşamak mı… Yoksa Sergilemek mi?

Hiç kimsenin seni izlemediğini bildiğin bir